Kaypakkaya TV`yi izlemek |
|
| Yeni Sayfa 1 
|
|
|
Karl Marks
ŞAFAK REVİZYONİZMİNİN
KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI, SAVAŞ
SONRASI ve 27 MAYIS HAKKINDAKİ TEZLERİ
OCAK 1972
-I
"Bunlar, bugün halkımızın yürüttüğü bağımsızlık mücadelesini,
M. Kemal’in tam bağımsızlık ilkesinin mirasçısı olmasını da revizyonizmle
damgalıyorlar. Bu, hiç şüphesiz mirasyedi bir hovardanın tutumudur. Devrimci
mücadeleye yan çizenler, geçmişteki mücadeleleri de hor görürler ve tarihin, bu
büyük mücadelede bir silâh haline getirilmesinin önemini kavrayamazlar. Onların
bu tutumu, sınıf karakteri her şeyi hor gören küc,ük-burjuva ideolojisinden
ileri gelmektedir.
‘Hepimizin bildiği gibi Milli Kurtuluş Savaşını, milli
burjuvazinin önderliğinde yürütüldü ve milli ihtilalin önderi de M.
Kemal’di.
‘M. Kemal’in istiklâl bağımsızlık) ilkesi ve Kurtuluş -i tam
(tam Savaşımız o kadar elle tutulur bir mirastır ki, uğruna on binlerce işçi
köylü kanlarım döktüler, canlarını verdiler. Hiç bir fedakârlıktan çekinmediler.
Fakat işçi ve köylüler teşkilâtsız olduğu için, milli ihtilâlin önderliğini
milli burjuvazi ele geçirdi ve burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar
ilerletemeyerek, işçi ve köylüleri baskı altına alan bir diktatörlük kurdu. Yeni
Kemalist burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğü milli burjuvazinin karakteri
icabı, emperyalizmle ve feodaliteyle uzlaştı. Hatta daha sonra yurdumuzu
emperyalizmin pençesine teslim eden işbirlikçi büyük burjuvazi, bu yeni
burjuvazi içinden bir kesimin palazlanmasıyla ortaya çıktı. M. Kemal’den tutarlı
bir proleter tutum beklemek, bunu bulamayınca, damgayı yapıştırmak, hatta onun
emperyalist işbirlikçisi olduğunu iddia etmek, burjuva idealistlerine çok
yakışıyor. Fakat onlara yakışan bu tutumun, proletarya hareketine hiç
yakışmayacağı açıktır.
"Lenin, Stalin, Mao Zedung’un M. Kemal tahlilleri bize ışık
tutmalıdır. Bu mesele niçin önemlidir? Çünkü bu konudaki tutumumuz, halkın
ilerici geçmişini faşizme ve gericiliğe hediye edip etmememizi tayin edecektir.
Amerikan uşağı faşist generaller çetesinin Milli Kurtuluş Savaşı, Yunus Emre, M.
Kemal gibi halkımızın ilerici tarihinin parçalarını kendi faşist demagojilerine
nasıl alet ettiklerini ve bu yolla bir kitle temeli yaratmaya çalıştıklarını
görüyoruz. Ne yapacağız? Bütün bunları onlara mı terk edeceğiz? Halkın devrimci
mirası, sınıf mücadelesinde bir silahtır. Çok kibar beyler, bu silahlardan
bazılarını çamurlu olduğu için beğenmeyebilirler. Ve aman elimizi kirletmeyelim
diyerek onları düşmana terk edebilirler. Ama, ölüm kalım savaşı veren bir
proletarya savàşçısı, silahın çamurlu olmasına bakmaz. Silahın kabzasını sıkı
sıkıya kavrar" (Tasfiyeciler Yazısı).
"Faşist hükümet... halkımızın devrimci geçmişini alçakça
kendine mal etmeye çalışan bir kampanya açmıştır. M. Kemal, faşist sahtekarlığın
bir aleti haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bağımsızlığın en azgın düşmanı
olan Amerikan köpeği faşistler, M. Kemal’in ilkelerini tahrif ederek kendi
faşist safsatalarının bir parçası olarak gösterebileceklerini sanıyorlar (abç)
(12 Marttan Sonra Dünyada ve Türkiye’de Siyasi Durum, S. 45).
"Orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin gözünü boyamak için"
(agy, S. 45).
"Proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk
kurtuluş mücadelesini veren Türkiye halkları, Asya’nın bütün ezilen halklarına
cesaret ve umut verdi" (Program Taslağı).
"Kurtuluş Savaşı’nın burjuva önderliği... isçi ve köylüleri
baskı altına alan bir diktatörlük kurdu" (agy).
‘‘Osmanlı Sultanlığının ve komprador burjuvazinin Milli
Kurtuluş Savaşı ile yıkılmasından sonra, iktidarı ele geçiren yeni Türk
burjuvazisi, büyümek ve zenginleşmek için devlet eliyle milli burjuvazi
yarışmaya girişti. Yeni Türk burjuvazisi, bu yafta altında işçi ve köylüleri
insafsızca sömürdü, feodal ağalarla ve emperyalizmle uzlaştı" (agy).
"Halkımız üzerindeki burjuva diktatörlüğü, yurdumuzu giderek
emperyalist boyunduruğuna teslim etti. Feodal ağalarla ittifak kuran büyük
burjuvazi, Kürt halkına karşı da milli baskı ve eritme politikası uyguladı"
(agy).
"Milli burjuva yaratma politikasıyla semiren yeni Türk
burjuvazisinin içinden çıkan işbirlikçi büyük burjuvazi, özellikle İkinci Dünya
Savaşı yıllarından itibaren hızla gelişti ve emperyalizmle işbirliğini adım adım
yoğunlaştırdı" (agy).
"Savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi,
uluslararası sermayenin kanatları altına iyice girdi ve savaş yıllarındaki
yüksek tarım fiyatları politikasıyla gelişmiş olan toprak ağalarıyla ittifakını
iyice (abç) güçlendirdi. Bu gerici ittifak, kendini CHP’nin devlet
kapitalizminin bürokratik kösteklerinden kurtarmak için DP’ye ağırlık vererek
iktidarını bu partiyle devam ettirdi" (agy).
"1950’den sonra emperyalist sermayenin Türkiye’de doludizgin
at oynatması..." (agy)
"1950’den sonra gerici parlamentoyu hakimiyet aracı olarak
kullanan emperyalizm ve işbirlikçileri..." (agy).
"Halk üzerindeki sömürü ve baskıyı her gecen gün
şiddetlendiren siyasi ve iktisadi buhran, Amerikan uşağı DP iktidarının 27 Mayıs
1960’da yıkılmasıyla sonuçlandı.
"27 Mayıs hareketine karakterini veren orta burjuvazi,
emperyalizme başından teslim olmuştu. İktidarı, işbirlikçi büyük burjuvaziye ve
toprak ağalarına bıraktı" (agy).
şafak revizyonistlerinin tezlerini özetleyelim:
1) "Milli Kurtuluş Savaşımız, milli burjuvazinin önderliğinde
yürütüldü".
2) Kurtuluş Savaşımız "proleter devrimleri ve
milli kurtuluş savaşlar? çağının
ilk kurtuluş mücadelesidir" (abç).
3) Kurtuluş Savaşımız, "Asya’nın bütün ezilen halklarına
cesaret ve umut vermiştir".
4) Milli Kurtuluş Savaşıyla, "Osmanlı Sultanlığı ve komprador
burjuvazi yıkılmıştır".
5) Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız
bir milli burjuva
diktatörlüğüdür. "M. Kemal’in emperyalist işbirlikçisi
olduğunu iddia edenler, burjuva idealistleridir.".
6) "İktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi, büyümek ve
zenginleşmek için devlet eliyle milli burjuva
yaratmaya girişti" (abç).
7) "Kemalist burjuvazinin halk üzerindeki diktatörlüğü,
milli burjuvazinin karakteri icabı,
emperyalizmle ve feodalizmle uzlaştı"
(abç).
8) Milli burjuva yaratma politikasıyla semiren yeni Türk
burjuvazisinin içinden, işbirlikçi büyük burjuvazi
çıktı.
"İşbirlikçi büyük burjuvazi, özellikle İkinci
Dünya Savaşı yıllarından itibaren hızla gelişti ve emperyalizmle iş,birliğini
adım adım yoğunlaştırdı" (abç). "Savaş sırasında vurgunculukla
palazlandı ve uluslararası sermayenin kanatları altına iyice girdi".
İşbirlikçi büyük burjuvazi, savaş yıllarında gelişmiş olan
toprak ağalarıyla ittifak kurdu.
"Bu gerici ittifak, kendini CHP’nin devlet kapitalizminin
bürokratik kösteklerinden kurtarmak için DP’ye ağırlık vererek iktidarını bu
partiyle devam ettirdi".
9) "1950’den sonra emperyalist sermaye Türkiye’de doludizgin
at oynatmaya başladı".
10) "Emperyalizm ve işbirlikçileri, gerici parlamentoyu bir
hakimiyet aracı olarak kullandılar".
11) "Siyasi ve iktisadi buhran, Amerikan uşağı DP iktidarının
27 Mayıs 1960’da yıkılmasıyla sonuçlandı" (abç).
(abç).
12) "27 Mayıs hareketine karakterini veren orta
burjuvazi"dir. 27 Mayıs hareketiyle iktidar, orta burjuvazinin eline geçmişti.
Fakat orta burjuvazi, iktidarı "işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına
bıraktı" (abç).
13) "Kemalizm, orta burjuvazinin devrimci kesiminin
ideolojisidir".
"M. Kemal’in ilkeleri faşizmle asla bağdaşmaz".
"M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir
parçasıdır".
14) "M. Kemal’in tam bağımsızlık ilkesinin mirasçısıyız". "Bu
mirası faşistlere terk edemeyiz, ona sıkı sıkıya sarılmalıyız."
15) "Lenin, Stalin, Mao Zedung’un M. Kemal tahlilleri bize
ışık tutsun."
Şafak revizyonistlerinin tezleri işte bunlardır. Şimdi
eleştirilere geçelim.
-II
Kemalist hareketin niteliğini ve Kemalist iktidarın
uygulamalarını Şnurov’dan geniş aktarmalar yaparak ortaya koyacağız. Çünkü
Şnurov güvenilir bir tanık, sağlam bir Bolşevik’tir. Aktarma yapacağımız
broşürü, Sovyet işçi sınıfına Türkiye’nin durumunu ve Türk işçi sınıfının
mücadelesini tanıtmak amacıyla yazmıştır. Şnurov’un dile getirdiği görüşlerin, o
yıllarda Stalin yoldaşın ve diğer Bolşevik Partisi önderlerinin de görüşleri
olduğunu kabul etmemek için hiç bir sebep yoktur.
1. Kemalist Devrime Önderlik Eden Sınıflar, Türk Büyük
Burjuvazi ve Toprak Ağaları Sınıflarıdır::
şnurov yoldaş şöyle diyor:
"Devrimin önderi M. Kemal’e izafeten Kemalist adı verilen bu
Türk milli devrimini Türkiye’nin milli burjuvazi, yani tüccar, toprak ağası ve o
sırada Türkiye’de çok az sayıda bulunan Kemalist devrim, Jön Türk
sanayiciler yönetiyordu" (..).devriminin benzeri ve
izle- yicisidir. , Şnurov, bunu da şöyle anlatıyor:
"Esasen fakir olan ülkeyi insafsızca soyan büyük toprak
sahipleri ile din adamlarının ve en başta sultanlarının hakimiyeti neticesinde
Türkiye tamamen Avrupa sermayesinin eline düşerek, Avrupa kapitalizminin kölesi
olmuştu. 1908 senesinde sultanın hakimiyeti, Türkiye tarihinde ilk defa olmak
üzere Türk ticaret burjuvazisi, subaylar ve asilzadelerin [eşrafın] birleşmiş
gücü ile kökünden sarsılmıştır. Bu burjuva devrimi,??? Jön Türk devrimi olarak
tanınmaktadır ve bunu, başlangıçta halk yığınları da desteklemiştir"
(...).
"[Jön Türk devriminden sonra da] Türkiye yarı - sömürge
karakterini muhafaza ediyordu. Yani kapitalist ülkelerin, hammadde alır, sanayi
mamullerini sattıkları bir pazar durumunda idi. Politik bakımdan Türkiye
bağımsız sayılıyordu. Fakat Türkiye, emperyalist ülkelerin elinde oyuncaktı. Bu
yüzden Türkiye, ekonomik yönden aşırı derecede bağımlı bulunduğu Almanya
tarafından Birinci Dünya Savaşı’na itildi ve Almanya uğruna savaştı. Almanya
savaşı kaybedince, Türkiye tam anlamıyla yağma edildi. Ülkenin bütünlüğünü
korumak için ikinci bir devrime ihtiyaç hasıl oldu.
"Bu defa ‘Kemalist devrim’ adı yapılmıştır".
... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye
tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri
üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleri
ile
(*)??? ?Bu kitapta Şnurov’dan yapılan tüm alıntılar, A.
Şnurov - Y. Rozaliyev’in Türkiye’de Kapitalistleşme ve Sınıf Kavgaları
ile tanınan devrim, İngiliz - Fransız
emperyalizmine karşı adlı kitabının Ant Yayınları???? 1970
basımından yapılmıştır. Kitabın Şnurov’a ait bölümü, Türkiye Proletarıyası adı
ile Yar Yayınları tarafından yeniden basılmıştır. Rozaliyev’e ait bölüm de, gene
Yar Yayınları tarafından Türkiye Sanayi Proletaryası adıyla yayınlanmış.
(Derleyenin notu.).
sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve toprak sahibi,
aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başli’ alıcısı ve satıcısı idi.
Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyva işleyen küçük imalathaneleri
ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini
toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri
durumundaydılar.
"Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine
yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayü ele
geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm kalım sorunu ile karşı karşıya idi.
Kapitalistlerin işgali desteklemezse,·yabancılara verilen imtiyazlar devam edip
Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticareti ve
sanayi er geç ölecekti. Tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere
satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü,
işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı???
altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini duyduğu
hoşnutsuzluk, ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü. Bunun
için devrim, bütün yurda yayılarak milli bir karakter aldı".
Kemalist devrim esas olarak ticaret burjuvazisinin başını
çektiği, fakat bunların bir kısım ağalar büyük toprak sahipleri ve tefecilerle
de ittifakına dayanan bir "milli burjuva" devrimidir ve burjuvazi ilk başlarda
halkın desteğini almayı başarmıştır.
Yukarıdaki "milli burjuva" kavramı üzerinde kısaca durmak
gerekiyor. Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrimden bahsederken
"milli burjuva" kavramını, Türk olan burjuva anlamında
kullanmaktadırlar. Milli burjuva - komprador burjuva ayırımı, onlarda henüz
yoktur. Bu kavramı daha sonra, yeni anlamıyla Mao Zedung yoldaşta görmekteyiz.
Lenin, Stalin ve Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrime, "milli burjuva devrimi"
derken, kastettikleri "komprodar olmayan burjuvazinin devrimi" değildir;
kastettikleri "Türk olan burjuvazinin devrimi"dir.
Yine sözünü ettiğimiz broşürde Şnurov yoldaş, toprak
ağalarını ve tefecileri de "burjuva" kavramı içinde düşünmektedir. Meselâ;
"Türkiye’nin milli burjuvazisi, yani, tüccar,
toprak ağası" (abç) demektedir. Burjuva kavramının bu
şekilde kullanılmışına, Stalin yoldaşta ve Dimitrov yoldaşta da
rastlamaktayız.
Şnurov yoldaş, Kemalist devrim "milli burjuvazinin
devrimidir" derken, Türk olan ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının,
tefecilerin az sayıdaki sanayi burjuvazisinin devrimiydi demektedir ve zaten
bütün bu sınıfları tek tek de saymaktadır.
Bu sınıflar, bugün kullandığımız anlamıyla "milli" miydi,
komprador muydu, bunun üzerinde duralım:
Stalin yoldaş, Yeni Demokrasi kitabına Mao Zedung yoldaşın
yaptığı alıntıda "Kemalist devrim, üst tabakanın,
milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir" demektedir
(abç).
"Üst tabaka", İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan,
önce Alman emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman
emperyalizminin yenilgisinden sonra da
, İngiliz - Fransız emperyalizmine yaklaşan,
"Türk komprador büyük burjuvazisinin ta
kendisidir.
Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti
etrafında toplandığını, bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön
Türk devrimine önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar
makamına oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye’nin tasfiye edilemeyen
yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman emperyalizmi
ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burjuvazinin bir kanadı hızla büyüdü,
palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan Abdülhamit zamanından
beri mevcut olan genellikle azınlık milliyetlere mensup komprador burjuvazi
varlığını devam ettiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi, birincilerin menfaatini
temsil ediyordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman emperyalizminin sadık uşağı,
işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı düşmanı olup çıktı. Türk
burjuvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı (yani Türk komprador büyük
burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat şartlarında, savaş araç
ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zaruri ihtiyaç maddeleri üzerinde
yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam zenginleşti. Büyük servetler, sermayeler
edindi. Bunlar, Alman emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi
egemenliklerinin de tehlikeye düşmesi karşısında, İtilâf emperyalizmine kuyruk
sallamaya, onunla yakınlaşmaya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya
giriştiler.
İşte Stalin yoldaşın, üst tabaka
dediği bunlardır.
şnurov yoldaş, broşürünün bir yerinde Türk burjuvalarının,
"devrimci olmadıkları halde" (abç), Milli Kurtuluş
Savaşı’na katılmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Geri ülkelerde komprador
olmayan burjuvazi, yani milli burjuvazi, bildiği gibi, sınırlı da olsa, devrimci
bir nitelik taşır. Devrimci olmayan sınıf, emperyalizmle menfaat birliği
Yine Şnurov yoldaş, "ağalar aynı zamanda tam ürünlerini
toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydı" diyor. O
yıllarda "büyük ticaret firmalarının", geniş ölçüde emperyalistlerin kontrolünde
veya elinde olduğu da bilinen bir gerçektir.
Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, halinde olan komprador
burjuvazidir. Milli Kurtuluş Savaşı’nın önderliği, ta başından itibaren İttihat
ve Terakki içindeki Türk komprador büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının ve
tefecilerin eline geçmiştir. Bu sınıfları, kurtuluş savaşına iten sebepleri
biraz yukarda Şnurov yoldaş açıklamaktadır.
Bir noktayı daha belirtelim: İttihat ve Terakki içinde,
palazlanamayan kesim, yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu.
Kurtuluş Savaşı içinde burjuvazinin bu kanadının da son derece önemli bir rol
oynadığı açıktır. Biz, önceleri, Kurtuluş Savaşı’na milli karakterdeki orta
burjuvazinin önderlik ettiği .görüşündeydik. Fakat Stalin yoldaşı ve Şnurov
yoldaşı daha dikkatli olarak inceleyince bu görüşün yanlış olduğunu gördük.
Milli karakterdeki orta burjuvazi, Kurtuluş Savaşı’nın önderi değildir ama,
Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir rolü vardır. Müdafaa-i hukuk cemiyetleri içinde
örgütlenenler, çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak
ağaları, tefeciler, kasabaların eşraf takımı, ve milli karakterdeki orta
burjuvazidir. Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden sınıflar, işte bu
sınıflardır.
2. Kemalistler, Daha
Kurtuluş Savaşı YıllarındaSavaşı yken
Emperyalistlerle işbirliğine Girişiyorlar:
Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca,
Kemalistler gene, hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle
anlaşmalar imza etmekte gecikmediler.
"... Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam
ederse,
emekçi kitleleri yabancı sömürücülere karşı mücadele ile
yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi".
Şnurov böyle diyor. Stalin yoldaş ise, daha 30 Kasım 1920’de şunları
yazıyordu:
"İtilaf devletlerinin kesin ‘tarafsızlığı ile Ermenilerin
Kemalistler tarafından yenilmesi, Trakya ve İzmir’in Türkiye’ye geri verilmesi
söylentileri, İtilaf devletlerinin ajanı Sultan ile Kemalistler arasındaki
görüşme söylentileri, İstanbul’un boşaltılması planı ve son olarak Türk Batı
cephesindeki durgunluk, bütün bunlar İtilaf devletlerinin
Kemalistlere ciddi olarak kur yaptığının
ve Kemalistlerin belli bir
sağa dönüş yaptıklarının belirtisidir (abç).
"İtilaf devletlerinin iltifatlarının ne şekilde sonuçlanacağı
ve Kemalistlerin sağa gidişlerinde ne kadar ileri gideceklerini söylemek zordur.
Birkaç yıl önce sömürgelerin kurtuluşu için başlayan mücadelenin her şeye rağmen
güçleneceği, Rusya’nın bu mücadelenin öncüsü olarak bütün gücüyle ve bütün
vasıtalarla bu mücadele taraftarlarını destekleyeceği, bu mücadelenin, ezi len
halkların davasına ihanet etmedikleri sürece Kemalistlerle birlikte veya İtilaf
devletleri cephesine geçerlerse, Kemalistlere karşı zafere ulaşacağı bütün
şüphelerin dışındadır." Kemalistler, ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin
saflarına geçmediler ama, dışarıda sosyalist Sovyetler Birliği’ne :.,ve içerde
komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı, onlarla el altından
işbirliği yapmayı da ihmal etmediler. M. Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliği’ne
karşı ikiyüzlü bir politika izlemişlerdir. Bir yandan, yardım koparmak için en
aşırı iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa ile yapılacak
gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar. Çiçerin’e gönderilen yardım
talebinden iki ay sonra ,
M. Suphi ve 14 yoldaşı hunharca öldürülmektedir. Ayrıca
Anadolu’daki komünistlere karşı da bir sindirme kampanyasına girişilmektedir.
Çünkü, Kemalist burjuvazi, 23 şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’na
komünistleri katlederek katılırsa, Avrupalı efendilerinin teveccühünü
kazanacağını, Sevr Anlaşması’nın öldürücü hükümlerinden vazgeçilebileceğini
hesaplamaktadır. Konferansta delegasyonun başı Bekir Sami, Türkiye’nin anti -
Sovyet blokuna katılacağını söyleyerek daha iyi anlaşma şartları aramaktadır.
Yine Londra Konferansı’nın devam ettiği günlerde, 28 şubat 1921’de Kemalist
hükümet, Sovyetler’den Artvin ve Ardahan’ın terkini istemekte ve Batum’u işgal
etmeye girişmektedirler. Fakat Avrupalı efendilere yaranma çabaları boşa çıkıp
efendiler Sevr Anlaşması üzerinde ısrar edince, Kemalistler için tekrar
Sovyetler Birliği’ne yanaşmak mecburiyeti doğmuştur.
Yunan orduları atıldıktan hemen sonra???, Sovyet yardımına
ihtiyaç kalmadığı için, Kemalistler yeniden komünizm yasağını uygulamaya
girişmişlerdir.
14 kasım 1922 tarihli İzvestia şöyle yazmaktadır: "Kemalist
hükümet, komünistleri takip ettirerek, emperyalist , devletlerin teveccühünü
kazanmak emelinde."
Demek oluyor ki, Kemalist hükümet, daha Kurtuluş Savaşı
içindeyken Avrupalı emperyalist efendileri ile işbirliğine girişmiştir. Şafak
revizyonistlerinin sandığı gibi Atatürk’ün ölümünden sonra değil. Nitekim,
Kurtuluş Savaşı dört yıl gibi çok kısa bir sürede sona ermiştir. şafak
revizyonistleri, "uzun ve kanlı bir savaş" diyorlar ama, gerçekte Kurtuluş
Savaşı çok kısa sürmüştür. Çin Devrimi ile Vietnam Devrimi ile
karşılaştırılırsa, kısa sürdüğü anlaşılacaktır. Bunda, itilaf emperyalistlerinin
Kemalist burjuvaziye besledikleri iyi duyguların önemli payı olduğunu kimse
inkâr edemez:
3. Kurtuluş Savaşıyla Sömürgeleştirilmiş
Topraklar Kurtarıldı. Sultanlık Kaldırıldı, Fakat Yarı- Sömürge ve Yarı - Feodal
Yapı Olduğu Gibi Kaldı:
Kemalist devrim, işgal altındaki toprakları kurtardı,
Sultanlığı kaldırdı, emperyalist ülkelere tanınan imtiyazlardan bir kısmını
kaldırdı (örneğin: Yabancı ülkelerden ithal -olunan mallardan daha yüksek vergi,
gümrük rüsumu alınmaya başlandı. Yabancı sermayeye tanınan rüçhan hakları
kaldırıldı). Fakat yine de Türkiye yarı - sömürge bir ülke olarak kaldı.
"Bir müddet daha demiryolları, fabrikalar, maden ocakları
yabancıların elinde kaldı. Avrupa’nın büyük banka ve
firmaları bugün dahi [yani 1929 yılında] Türkiye’de
dilediği şekilde çalışmaktadır" (Şnurov). Emperyalistlerin’baskısı
altında eski borçlar kabul edildi. Yabancılara ticaret serbestisi
sağlandı.
"Gerçi yabancılar, bu serbest ticarette Türk vatandaşlarından
fazla ya da özel her hangi bir hakka sahip değildi. Fakat bu, eşit olmayanlar arasında eşitlikti. Yani, güçlü Avrupa sermayesi, nasıl olur da Türk sermayesine eşit olabilir? Doğaldır ki, hiç bir eşitlik söz konusu olamazdı. Gerek
Türk sermayesi, gerekse yabancı sermaye ile yeni yeni tesisler kuruluyordu
". Şnurov, yine aynı broşüründe şunları
söylüyor: "Türkiye’nin en büyük
kapitalistleri, yabancılardır. bütün maden işletmelerinden
başka, bir de demiryollarının büyük bir
kısmı ve tarım ürünlerini
işleyen fabrikaların çoğu yabancıların
elindedir.
"Türkiye milli ekonoinisine 1.100 mil. frank yabancı sermaye yatırılmıştır.
Sermayenin 450 milyonu Alman, 350 milyonu Fransız, 200 milyonu İngiliz ve Fransız, 200 milyonu 100 milyonu diğer ülkelerin sermayesidir" (s. 7273).
milli 1.100 frank Fransız, 200
milyonu 100 7273).
Şnurov, broşürünün bir başka yerinde Türkiye nin yarı -
sömürge olduğunu da belirtiyor: ‘Türkiye, az gelişmiş, yarı - sömürge olan bir
ülkedir. Türk işçisi ve köylüsünün sırtından Fransa, Almanya ve İngiltere
kapitalistleri servetler sağlıyorlar..:’ (s: 57).
Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıflarının
sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye’nin yarı-sömürge
yapısını aynen muhafaza ettiler. Jön Türk devrimi Sultanlığı da muhafaza ettiği
halde, Kemalist devrim Sultanlığı kaldırdı ve bir de işgal altındaki toprakları
yani, sömürgeleştirilmiş toprakları kurtardı. Böylece
sömürge, yarı - sömürge ve yarı - feodal düzen, yarı - sömürge ve yarı - feodal
bir düzen haline geldi.
4. Kurtuluş Savaşı’ndan Sonra Komprador Büyük
Burjuvazinin ve Toprak Ağalarının Bir Kesiminin Hakimiyetinin Yerine, Bir Başka Kesiminin Hakimiyeti
Geçmiştir:
Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine,
daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise,
savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da
belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi,
toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların
içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme
bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli
azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı. Aynı
noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor:
"Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan
sermaye, kısmkısmen memleketi terketmiş olan Ermeni ve
Rum teşebbüslerinin ele geçirilmesi, kısmen kısmen de
devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvetlerle
meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist milletvekili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk uyruklu
yabancılardan kalan müesseseleri ele geçirip, memurlukları sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve
yeni teşebbüsler kuruyor" (S.
49). tesislerin kısmen memkısmen birçok Kemalist Birinci
Sava(S. 49).
Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan
ögreniyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şekilde
yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çıkmışlardır. Demek
oluyor ki, eski komprador burjuvazinin bir kısmının (ki bunlar çoğunlukla
azınlık burjuvazisi idi) ve toprak ağalarının bir kısımının hakimiyeti yerine,
komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının başka bir kesiminin hakimiyeti
geçmiştir.
Elbette, eski toprak ağalarının önemli bir kısmı da
hakimiyetini devam ettirmektedir. Hakimiyet kuran yeni Türk burjuvazisinin bir
kısmı, komprador niteliğini zaten eskiden beri taşımaktadır. Buna işaret ettik.
Diğer bir kısım burjuvazinin komprador niteliği ise, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen
sonra başlamış ve bunlar gittikçe de daha çok kompradorlaşmıştır. Türk
burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi
işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen
yarı sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu,
elbette Türk burjuvazisinin içinde taşıdığı kötü niyetten ötürü değildir.
Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa
sermayesi çok cılız dır. Büyük ve bol sermaye Batılı emperyalist burjuvazinin
elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir, elverişli bir paya razı olarak
onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir
yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca
soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır.
Bu gerçeği Şnurov yoldaş şöyle dile getiriyor:
"Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı
firmalarının ortağı oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi sıkı
ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve
ortaklarından faydalanıyor" (S.
49). sonunda Bu hükümet sıkı ilişkisi isim (S.
49).
5. Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları
Kurtuluş Savaşın dan Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa
Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan Birinin Menfaatlerini Temsil
Etmektedir:
pSiyasi
O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp,
şu unsurlardan teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen
ve bu işbirliğini gittikçe arttıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük
burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı,
memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz???
tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların ve
büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın ideolojik
dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkların. Hangi toprak
ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer aldıklarını
bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir. Üzerinde durduğumuz
konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan ve tartışılmayacak
kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarırun bir kesimi Kemalist iktidara
ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken, diğer bir kesimi Kemalist
iktidarın karşısındadır. Meselâ, Doğu Anadolu’daki’ Kürt toprak ağaları ve
aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır.
Daha sonraları bunlar DP’yi ve AP’yi destekleyecek, CHP karşısında yer
alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından
itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz
sahibidir.
Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibariyle
müdafaä-i hukuk cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem
yürürlükte olduğu müddetçe CHP içersinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi
mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda da
bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır. 1925’te kurulan Terakkiperver
Fırka, 1930’da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP ve.AP
esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. "Esas
olarak" diyoruz, çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri,
yeni durumlar vs. bu kampların birinden diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların
katılmasını daima mümkün kılmaktadır. ,Ve öyle de olmuştur. 1946’da çok partili
sisteme geçildiğinde CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların
bütün kesimlerinin CHP içinde yer almış olmalarından ileri
gelmektedir.
Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva
iktidarı değil, birinci kampa dahil olan komprador büyük burjuvazinin, toprak
ağalarının, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasınm emperyalizme
yarı- bağımlı iktidarıydı. Hatta Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle
işbirliği halinde olmayan orta burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın
temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ile orta burjuvazi arasmdaki ayrılık,
gittikçe daha çok berraklık kazanmıştır.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet
döneminde de, Kurtuluş Savaşı’na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele
geçirdiği devlet gücünü, zenginleşmek için , bir kaldıraç gibi kullanarak,
devlet tekellerini yaratıp bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle
işbirliğine girişerek, onların yatırımlarına ortak olarak hükümet makamları nı,
yüksek memuriyetleri de hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları
kredilerle, rüşvetlerle, vurgunlarla şişerek, Türkiye’yi terkeden ve katledilen
Ermeni ve Rum kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice
zenginleştiler, milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden
koptular. Bu farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve
Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador
Türk büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içüıdeki hakim unsurlar işte bunlardır!
Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri ile
ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle kesin
bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir.
Nasıl, 1924 - 1927 Çin Devrimi’nden hemen sonra iktidar,
orada komprador burjuvazinin ve toprak ağaların eline geçmişse, Türkiye’de de bu
olayın bir benzeri Çin’dekinden daha önce cereyan etmiştir.
Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle
diyor:
"Kemalist devrim üst tabakanın
(abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı
emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra
özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkânına karşı gelişen bir
devrimdir" (abç)., ,
Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur:
Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yarı milli burjuvazinin menfaatini temsil
etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile
İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir
kesiminin menfaatini temsil milli burjuvazi ile komprador büyük burjuvazinin ve
toprak ağalarının arasında cereyan etıruyordu. Esas olarak, komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarırun iki kanadı arasmda ediyordu. Orta burjuvazinin
büyüyemeyen kesimi ise yine CHP’nin,içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere
karşı bunlar da destekleniyordu. Nasıl 1924 - 1927 Birinci Devrimci İç Savaş’tan
sonra, Çin’de orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa,
Türkiye’dekiler de CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar
içindeki mücadele, sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan cereyan ediyordu.???
Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde tali bir güç olarak
yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek bugünün açıklanmasında
son derece önemlidir. CHP’ne, nispeten ilerici bir
karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak mevcut
olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta burjuvazidir. TİP,
D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün)
iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi.
Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı- devrim safına iltica etmek
demekti. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı- devrimi temsil
ediyordu. Revziyonistlerin karşı- devrim dediği; cumhuriyet düzeninin yıkılması
ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle bir şey, artık burjuvazinin genç
kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski Türk büyük burjuvazisinin de... dünyada
gelişmeler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına
koymaya cesaret edememektedir. Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların
ihtiyaçlarını karşılayamaz, egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de
bilmektedir. Artık karşı- devrim, "demokratik cumhuriyet" maskeli faşist
diktatörlük olabilir ve öyle de olmuştur.
6. Kemalist Diktatörlük İşçiler; Köylüler, Şehir Küçük-Burj
uvazişi, Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir
Diktatörlüktür:
Sözü Şnurov’a bırakıyoruz: ,
"Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da
(seçimle meydana getirilen Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir
kontrol altındadır. Hatta bu gazete ve parlamento vs.) Türkiye’de
bugün [1929j mevcut olan düzenin özü, bütün
demokrasilerden uzak bir diktatoryadır
(abç) (yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiç bir parti örgütü
yoktur ve hiç bir partinin de meydana gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal-
demokrat parti bile yasaklanmıştır. dergiler’de hükümet aleyhine, ilerde
herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına
yetiyor" (s. 21).
"Bugünki Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı]
hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve
gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorunda- , dır" (s. 22).
‘... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin
verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında
çalışmak zorundadır" (s. (s. 24). "Her türlü işkolu
dernekleri ve
dernek birlikleri yasaktır..." (s. 25). "... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini
terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğüne halel getiren
hareketler yasak edilmiştir "‘ (s. 26).
...Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi
kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist
devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel
olamadı. Ancak, bu sendikalar sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları
burjuvazinin etkisi altındaydi’ (s: 42).
"Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını
imzaladıktan sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine
ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya,
yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere
karşı açık bir savaş halini almak üzere idi.
"Kemalistler, Komünist Partisi nin ve işçi hareketinin canını
okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu
arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takiblere uğradı,
hapislere atıldı. 1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı.
Kapatılması için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması
bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön
Türklerin proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını gördükleri, burjuvazi
kontrolünde sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de
Kemalistler, kendi burjuva ‘sendikalarını,’ işçi eylemine karşı mücadele aracı
olarak kullandılar" (s. 43). Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine
yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:
"Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri
sendika eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalışılıyor’
(s. 47).
‘Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı
ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda
Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi
yayınlamıştı: "
"‘ Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin
Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı
kovuşturmayı şiddetle proteşto ediyor!..: " (s. 59).
... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklâl
mahkemeleri kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay
vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata
uğratıldı. Aydınlık ile Orak- Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türkiye işçi
liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri
sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum
oldular’.
‘Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi
kitlelerinin sırtından iktidara gelmiş yapmışlardı vaktiyle: Fakat ne oldu? Jön
Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkâr aleti haline geldiler" (s.
59-60).
... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca
başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. lşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis
gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün
tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan olan Jön Türkler de aynı
şeyi günde kravatların rengi ne imiş. Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne
konuşmuşlar acaba?"
AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı
ışık altında gitar çalan ğencin tutuklanmasıyla yukardaki olaylar arasında ne
fark var? Faşist Erim hükümeti de aynı yolu harfi harfine izlemiyor mu? Grevleri
yasaklayıp, dergileri kapatmıyor mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği
gaddarlıklardan bir örnek: 1927 . Ağustos ayında Fransızlara ait Adana -Nusaybin
demiryolunda çalişan işçiler greve gitmişlerdi. Sebep de gayet basitti. Bayram
arifesinde kendilerine, istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce (Fransız
kapitalistler şirketi), grev kırıcılara yardım için bir tren yolladı. O zaman
birkaç yüz işçi, karıları ve çocukları ile hat boyunca ray üzerinde yattılar ve
tren yolunu kapadılar. Buna karşılık Kemalist hükümet yetkilileri, askeri birlik
göndererek aralarında çoluk çocuk ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş
açtırdı. Raylar al kana boyandı 22 ‘elebaşi tutuklandı.
"Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe, de
işçi temsilcileri basit ve mütevazı 31 dilek tespit etmişler ve bunların yerine
getirilmesini istemişlerdi... "
Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk
ay geçtikten sonra da dilekçeyi reddettile. Bunun üzerine başlayan grev 20 gün
sürdü ve greve 850 işçi katıldı. İki gün tren işlemedi. "Nihayet üçüncü gün
kumpanya ‘demokratik’ olan Kemalist hükümet de iştirak etti. Kapitalistlerin
sınıf kardeşliği milli düşmanlıklarından ağır bastı." Şnurov şöyle devam ediyor:
"Bu örnek tek değildir. 1926 yılında Seyrüsefayün Şirketinde çalışan işçilerin
grevi de, aynı şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini
grev kırıcısı olarak gönderdi’ (s. 63-64).
Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden
atıldı ve Kemalist hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok olayda
hükümet, bizzat patron durumundaydı. Şnurov’un kitabı bu bu örnekleri aktarmayı
gereksiz buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız
Şnurov’dur.
... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla
kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük
toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin
ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli konuda
örneklerle doludur. Şimdi toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir
köylü zenginlerden, yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı
borca alır; karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem
de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye
parası
‘ yetmediği için, köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş
faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası
olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu
toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu
yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç; faiz, vergi biniyor ve er geç
bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerden ırgat
olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya
zorlanıyor" (s. 35).
"Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün
sırtından geçinen köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve
bezirgân sınıfı (abç) (Not: Bunların hepsine köy burjuvazisi demek
yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin ekserisi ya sefaletin kapısına dayanmış bir
haldedir ya da ırgat olarak zengin ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da
proletarya saflarını dolduruyor" (s. 76).
Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların,
büyük toprak sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların yanında yer
alıyor, devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde köylüleri insafsızca eziyordu.
Kemalist diktatörlük, zanaatçı ve memurların alt kesimlerini de
ezmektedir.
Kayıkçıların, gümrük memurlarının, telgrafçıların, vs. grev
ve direnişleri şiddetle bastırılmaktadır. Sözü Şnurov’a bırakalım:
...
Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar için hükümet doğrudan
doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir kapitalisttir. Hatta daha iyi ücret ve
daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından
hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak vasıflandınlıyor. Diğer
taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve hükümete sadık bir devlet
örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
"Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten
kovuyor..." (s. 67).
... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının,
maaşlarına zam yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı. Hükümet bu işin
arkasında yine komünistlerin bulunduğunu ileri sürerek grevcileri tutukladı.
Adana’da bu emir yerine getirildi ve birçok grevci telgrafçı Ankara ya istiklal
mahkemesine sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş!" (s. 68
69).
7: Kemalist Diktatörlük, Azınlık Milliyetleri ve Özellikle
Kürt Milletini Amansız Milli Baskı Politikasıyla Ezdi, Kitle
Katliamlarına Girişti, Türk Şovenizmini Bütün Gücüyle
Körükledi:
Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt
milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti:
Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt
feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına
girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti,
"askeri yasak bölge" ilanlarıyla, "örfi idare" zorbaliklanyla Kürt halkı için
hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen
Kürt köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi
kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt
ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla; Kürdistan bölgesini
çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere,
son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah
görülüyordu.
Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti.
Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde
ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlik milliyetlerin tarihini,
kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil
Teorisi Safsatasını yaydı. "Bir Türk dünyaya bedeldir", "ne mutlu Türküm diyene"
cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara,. dairelere, her
yere soktu. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasına
milli düşmanlik ve kin tohumları saçtı; işçilerin ve emekçilerin birliğini ve
dayanışmasını baltaladı. Türk işçi ve emekçilerini, kendi şovenist politikasına
alet etmek istedi.
Kemalist diktatörlüğün milli meselede izlediği çizgi, tam
anlamıyla Türk şovenizmidir. Ve bilindiği gibi, faşist diktatörlüklerin bir
özelliği de, hakim ulus şövenizmini körüklemek, milli düşmanlıklar yaratarak ve
kışkırtarak, emekçi halk kitlelerini bölmek, birbirine
düşürmektir.
8. Kemalistler,. Devlet Tekelleri Kurarak, Rekabeti Geniş
Olçüde Ortadarı Kaldırarak, Halk Kitlelerini İnsafsızca Sömürdüler. Tekeller
Sayesinde Hükümetın Kendisi de Bir Müteşebbis Olup Çıktı.
Müteşebbislikle Hükümet Üyeliğini Birleştiren
Tekeller, Burjuvaziye Bürokra tik Bir Nitelik
Kazandırdı:
Devlet gücünü tamamen eline
geçiren Kemalistler, bu gücü alabildiğince zenginleşmek, palazlanmak için
kullandılar.
... Hükümet, bir sürü ticaret tekeli kurarak’ satılan
maddelerin vasıtalı vergilerini durmadan arttırmaktadır. Tanınmış bir gazeteci,
‘tekel kelimesi, Türk halkı için, kanunlaşmış soygun anlamına geliyor’ demektedir. Almanya da çıkan Bergwerk
Zeitung, 25 eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik politikasının nasıl bir
soygun olduğunu ve vergilerın korkunç hacmini gösteren rakamlar yayınlamıştır.
Buna göre, gazyadının İstanbul’a teslim fiyatı 4,5 kuruştur (litresi), satış
fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat dört misli artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan
(alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye,
vs... için). Şekerin fiyatı yanyanya artıyor. Bu vasıtalı vergiler, tekellerle
birlikte 1927 - 1928 senelerinde devlet gelirinin beşte üçünü teşkil ediyor.
Tüccar ve kapitalistler bu vergilerden mağdur olmuyor. Çünkü bu vergiler, satış
fiyatları- nın artırılması ile tüketiciden tahsil ediliyor. Bu vergilerin ‘ tüm
ağırlığını emekçiler taşıyor. Çünkü, yoksul insanların gelirinin en büyük kısmı
yiyecek ve diğer birinci derecede gerekli maddelere harcanıyor" (Şnurov, s. 31 -
32).
"Kemalist hükümet, fabrika ve tesis sahiplerini korur, çünkü
Kemalist olan ticaret buıjuvazisi, sermayesini henüz gelişen sanayi kollarına
yatırır... Birçok teşebbüsler ve ticari müesseseler, hükümet bankalanndan
aldıklan para ile kurulmuştur. Birçok tesisin sermayesi, yalnız kısmen özel
sermaye sayılabilir. Bu sermayenin büyük kısmı, özel şahıslar elinde fazla
sermaye bulunmadığından, hükümet tarafından ödenir." "Kemalist hükümet de bir
sürü tekeller kurdu: Tütün işleme ve ihraç etme tekeli, şeker, gazyağı, kibrit,
tuz, barut, iskambil kağıdı, liman işleri, vs...
"Bu. tekeller sayesinde hükümetin kendisi de müteşebbis bir’
tüccar haline geldi. Demiryolları ya devlet hazinesinden ya da yabancı
kapitalistler tarafından yapılıyor; bu yabancı kapitalistlere hükümet rahat
çalışma şartlannı sağlamak zorundadır. Yabancı yatınmlarla çalışan şirketlerde
de, durum başka değildir..:’ (s. 49).
Demek ki, söz konusu olan şey, "devlet eliyle milli burjuvazi
yaratmak" değildir. Söz konusu olan, bütün devlet imkânlarını, Kemalist
burjuvazinin zenginleşmesine ve palazlanmasına tahsis etmektir. Devlet tekelleri
de bu amaca hizmet ediyordu. Kemalist burjuvalar, devlet tekelleri yaratarak ve
bunları kendi hizmetine koşarak, bu alanlarda rekabeti geniş ölçüde ortadan
kaldırıyor, böylece işçi ve köylüleri yüksek tekel kârlarıyla
daha da insafsızca sömürüyordu... Öte yandan tekelci - devlet
kapitalizmi, Şnurov’un da işaret ettiği gibi, müteşebbislikle hükümet üyeliğini
birleştirerk, burjuvaziye bürokratik bir karakter kazandırıyor, yani
bürokrat-burjuvaziyi doğuruyordu. 1929 - 1930 dünya kapitalizminin buhranı,
Türkiye’de de kendini gösterince, CHP, devletçiliğe
daha da sıkı sarılmış, buhrandan kurtulmak için, "devletçiliği"
bir zırh gibi kullanmak istemiştir. CHP’nin devletçiliğinin esası
budur.
9. Komprador Büyük Burjuvazinin Ve Toprak
Ağalarının İki Siyasî Kampı Arasında "Devletçilik" -
"Hür Teşebbüsçülük", "Tek Parti" "Çok Parti" Üzerine Yürütülen Mücadelenin Özü
Nedir?
İktidarı elinde tutan birinci kampın, devlet cihazına tamamen
hakim olduğunu; devlet tekelleri yaratarak, bu tekelleri kendi hizmetine koşarak
ve böylece, rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldırıp rakiplerini ‘ ezerek,
gittikçe büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.
Hakim sınıfların ikinci kampta yeralan kesimi ise; devlet
cihazı içinde zayıf olduğundan, onu dilediği gibi kullanamadığından, hatta
devlet cihazına kuvvetle hakim olan birinci kamp tarafından, yine "devletçilik"
yoluyla rekabet edemez hale getirildiğinde, bir yandan devlet cihazını kendi
amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan; iktisadi alanda
"hür teşebbüs"ün, "devletçilik" aleyhtarlığının bayraktarlığını
yapmıştır.
İktisadi alanda "devletçilik" - "hür teşebbüsçülük" şeklinde
kendini gösteren mücadele, siyasi alanda da buna benzer bir şekilde
yürütülmüştür.
Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan
orduya kesin olarak hakimdir. Bu nedenle, birinci kamp, öteden beri Hakimiyetini
orduya dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte
askeri bir diktatörlüktür. İkinci kamp ise, bir yandan, devlet kuvvetlerini ve
orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki
toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve
bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için, "çok particilik"ten
ve "seçim"lerden yana olmuştur. Elbette, bunların istediği "çok parti"nin içine
proletaryanın partisı dahil değildi. Bunların istediği "seçim", gerici
ittifaklar arasında halkı tercih yapmak zorunda bırakmaktan başka bir şey
değildi. Bu iki kamp arasındaki, iktisadi alanda "devletçilik" - "hür
teşebbüsçülük" şeklinde kendisini gösteren mücadele, siyasi alanda da bu şekilde
yansıyordu. Aynı mücadelenin bir benzerini bugün de görmekteyiz. DP ve daha
sonra AP, daha çok sivil ,gerici kuvvetleri harekete geçirerek, onları
kullanarak zorbalığını yürütmüştür ve yürütmektedir. Demirel, 200 bin halkın
silahlanmasından söz ederken, gerçekte taşradaki son yıllarda ordu içindeki
hakimiyeti hayli artmışhr. Fakat ağaların, tefecilerin ve din adamlarının
beslediği gerici örgütleri, imam hatip okullarında, Kur’an kurslarında, vs...
yetiştirilen faşist kuvvetleri ve benzerlerini kastediyordu. CHP’ne hakim olan
komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği ise, sürekli olarak, orduyu
AP’ne karşı tehdit unsuru olarak kullanıyordu. Burada şu noktayı da belirtelim
ki, AP’nin yine de AP, bir yandan askeriyeye dayanan sıkıyönetimin devamını
isterken, öte yandan seçimlere dönülmesinden yanadır. Bunu o, tek başına
iktidara hakim olmak amacıyla istemektedir, anti - faşist olduğu için değil. Ve
bu olayın kökleri, belirttiğimiz gibi çok
eskilerde.dir.
Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hakim sınıfların
hiç bir kanadı, ezeli ve ebedi olarak "devletçi" veya "hür teşebbüsçü", "tek
partici" veya "çok partici" değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur. Devlet
cihazına kesinlikle hakim olan, onu kendi amaçları için dilediği gibi
kullanabilen kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece "devletçi"dir; bu
durumdan zarar gören kanat ise, "özel teşebbüsçü"dür, Orduya kesinlikle hakim
olan gerici kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece, göstermelik demokratik
şekillerle kamufle edilmiş, bir askeri diktatörlükten yanadır; gücünü daha
ziyade sivil faişist güçlerden alan kanat ise, tabii olarak buna karşı çıkar;
kendi iktidarını garantiye alacak yolların savunuculuğunu yapar. Mesele budur.
Türkiye’de hakim snıflar arasında öteden beri sürüp gelen mücadelenin de özü
budur. CHP’nin devletçiliğinden ilericilik, devrimcilik keşfeden "sosyalist"!),
Hitler faşizminden de "devletçi" olduğunu görmeyecek kadar kör ve kafasız
bulunanın tekidir.
20. Kemalist Türkiye,
"Kemalist Türkiye", ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu
sorunun cevabını Mao Zedung yoldaştan öğrenelim: "Kemalist Türkiye bile,
gittikçe daha çok bir yarı - sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası
haline gelerek nihayet kendini İngiliz - Fransız emperyalizminin kucağına atmak
zorunda kalmıştır. Günümüzdeki Gittikçe Dahıa Çok Bir Yarı - Sömürge
ve Gerici Emperyalıst Dünyanın Bir Parçası Haline
Gelerek, Kendini İngiliz - Fransız Emperyalizminin
Kollarına Atmak Zoruuda Kaldı:uluslararası durumda sömürge ve yarı
- sömürgelerdeki ‘kahramanlar’, ya emperyalist cephede yer alarak dünya karşı -
devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler ya da anti - emperyalist cephede
yer alarak dünya devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya
diğerini seçmek zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur".
Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak
ve savaştan sonra da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer aldıklarını ve
dünya karşı - devrim güçlerinin bir parçası haline geldiklerini Şnurov’dan
yaptığımız aktarmalarla gösterdik. Daha sonraları ise, İttihat ve Terakkici
şeleflerinin, Alman emperyalizminin itaatkâr aleti haline gelmesi, gibi,
Kemalistler de, İngiliz - Fransız emperyalizminin itaatkâr aleti olup çıktılar.
Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!
ÖZETLEYELİM: l. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin,
toprak
ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin,
bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador
büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta
burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti - emperyalist savaş
yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir;
emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist
iktidara rıza göstermeye başlamıştır. ‘
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu
işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde "işçilere ve köylülere, bir
toprak devrimi inkânına karşı" gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin sömürge, yarı -
sömürge, yarı - feodal yapısı; yarı - sömürge ve yarı feodal yapı ile yer
degiştinniştir; yani yarı - sömürge ve yarı - feodal iktisadi yapı devam
etmiştir:
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador
büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın?? hakim mevkini, milli
karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirligine
girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir
kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak
sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam
etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler,??? bir bütün olarak,
milli karakterdeki orta ‘sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf
ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlik çıkarlan ile birleştirilmiş
olan meşrutiyet idaresinin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlanna en iyi cevap
veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare, sözde bağımsız, gerçekte
siyasi bakımdan emperyalizme yarı - bağımli bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri
faşist bir diktatörlüktür.
9. "Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı -
sömürge ve gerici eınperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet
kendini İngiliz - Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda
kalmiştır."
10. Kurtuluş Savaşı’nı takip eden yıllarda, devrimin baş
düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini
kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağalari kliğine karşı,
Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiç bir zaman
gerçekleşmemiştir), komprador buıjuvazinin-ve toprak ağalarının bir başka
kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde
ve işçi - köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü
kurmaktır.
-IIIKurtuluş Savaşı’ndan sonra, hakim smıflar (komprador
büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret
etmiştik:
Birinci kamp: emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren
ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, tttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin
bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların,
tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasindan
oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador
büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu
tüccarların başka bir kesimi,saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı
artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan
birincisinde, CHP ve iktidar safında yedek kuvvet olarak yer alıyordu. İkinci
kampa mensup olanlar örgütlenme imkânına kavuştukları zaman, Terakkiperver
Fırka’da, ve Serbest Fırka’da örgütlendiler; bu imkânı bulamadıkları zamanlarda
ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişah unsurlar (eski
feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat bunlar,
ne o zaman, ne. de daha sonra, mensup oldukları siyasi kamp hakim unsurları
olamadılar. Hakim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak
ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali
bir güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunlar MNP’yi
kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp arasındaki mücadele,
başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde
kalmak üzere, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar
mücadelesi olarak cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek
isteyenlerle cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı - devrim ve devrim
taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artık! Tekrar edelim ki,
bu emelleri besleyenler de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi, kamplardan birine
yamanmış, zayıf ve tali bir güçtü. Devrimle karşı - devrim arasındaki mücadele
artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador
büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının ‘‘diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti
çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla, bir
işçi - köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve
bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların kampı arasındaki mücadele, öte
yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele devam ederek,
İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada, CHP’ne ve iktidara
hakim olan gerici klik, önce İngiliz - Fransız emperyalistleriyle, 1935’lerden
itibaren de değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman empeıyalistleriyle
işbirliği ne girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın
başlarında olan şudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiye’ye tamamen hakim
olmuşlardır. CHP’ne hakim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman
emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline
gelmiştir. Bu klik, Hitlerci faşist zorbalık ve hükümet etme metodlarını
Türkiye’de de uygulamaya girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki
kamplaşmada Alman faşizminin safinda yer almıştir. Açıkça onun
safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna
müsait olmaması, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist iktidarın baskısı, savaşın
Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi, vs... dir. Eğer şartlar elverişli
görseydi, bü klik, aynen İttihat ve Terakkici selefleri gibi, Almanların safında
savaşa girmekte bir an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu
isteğini kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir
gelişımenin, Alman işbirlikçiliği yolunda 1935’lerden beri atılan adımların
tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi
iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak,
Saraçoğlu Hükümetinin, "Türk burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en
mütereddi vurguncu tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin menfaatlerini
korumak prensibine olan bugün dört elle sarılmış" olduğunu ve bu prensibi, "ilk
günlerden beri mihenk edindiği"ni söylüyor. Yine Şefik Hüsnü, "bir taraftan Halk
Partisi’nin idare edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere
şüphe götürmez bir tarzda Sovyetler’e aleyhtar ve Londra’nın Sovyetler Birliği
ile dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa hasımdır. Bundan ötürü, iki
büyük Anglo - Sakson demokrasisi de, Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile
uzatmaya yardım etmek şöyle dursun, idare mekanizmasının demokratlaştirılması
hususunda nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini
desteklemek zorundadırlar" derken; bu "demokratlaştırma"nın mahiyetini yanlış
değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis koyuyor.
Burada, şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok
önemli bir noktaya geldik. Daha sonra DP’yi meydana getirecek olanlar, CHP
içindeki bu Almancı hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe karşı öteden beri,
Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir.
Bunların öteden beri savunduklan "çok parti" ve "serbest seçim" sloganlan, yeni
tarihi şartlarda, CHP’nin faşist Alman emperyalistlerinin kesin işbirlikçisi
haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi
haline gelmiştir. Bu talepler, yani "çok parti" ve "serbest seçim" vs., aynı
yıllarda reformcu orta burjuvazinin de talepleridir. Bir orta burjuva hareketi
olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna benzer şeyler iştemektedir.
Yeni tarihişartlarda, tarihimizde yeni bir olay ortaya çıkmıştır. Öteden beri
hakim sınıflar arasındaki kamplaşmada, CHP’ne ve iktidara hakim olan kliğin
tarafmda yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni şartlarda geniş ölçüde ikinci
kampa geçmiştir: Böylece, TKP’den başlayarak DP ve MP’ne kadar uzanan bir cephe
meydana gelmiştir. şefik Hüsnü’nün, "İçerdeki Demokratlar Cephesi"
dediği şey budur. Bu yıllarda TKP üyeleriyle bazı DP’lilerin (veya
sonradan DP’li olacak kimselerin) ve MP’nin ilk başkanı olan Fevzi Çakmak’ın
aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin sebebi de budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini
tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisi de düşman olarak görür;
ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de
gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda saglamak
için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit
eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici
kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini
sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar
arasındaki bu boğuşma, her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi,
bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler
arasında durmadan değişen kuvet dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna,
iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara
bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlarmdan DP iktidarının ilk
dönemlerine kadar devam eden evrede olanlar kısaca şudur: CHP’nin
her bakımdan faşist Alman Emperyalistleriyle işbirliğine
ve koyu bir faşizme kayması, CHP
karşısında saf tutan gerici kliğin, nispeten
daha ileri bir rol oynar hale gelmesi,
orta burjuvazinin birinci kamptan koparak
ikinci kampa katılması. Çin’de
Guomindang’ın Japon emperyalizmine ve Japon işbirlikçilerine karşı oynadığı
rolün bir benzerini, o yıllarda Türkiye’de de DP ve diğer muhalif hakim sınıf
partileri (bu partiler yokken \ de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu),
Alman faşizmine ve CHP’ne karşı oynamışlardır. Bir benzerini diyoruz, çünkü,
şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapında- ki
mevzilenmeyle de birbirini tamamladı. İngiliz - Fransız Amerikan
emperyalistleri, Alman ve Japon faşist emperyalistlerine karşı, Sovyetler
Birliği ile ittifak kurmak zorunda kalmışlardı. Türkiye’de iktidar, Alman
emperyalizminin uşaklarının elinde olduğu için, Türkiye’deki muhalefet
cephesiyle İngiliz - Fransız - Amerikan emperyalistleri ve Sovyetler Birliği
arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu ittifak, elbette çelişmeli bir
ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri, Türkiye’de ittifakın diğer güçlerine
karşı, kendilerine en
yakın buldukları komprador büyük burjuvazi ve toprak
ağalarını destekleyeceklerdi; Çin’de ÇKP’ye karşı Guomindang’ı destekledikleri
gibi... İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD
emperyalizmi nasıl "demokrasi" havariliğine çıktıysa, Türkiye’de de DP ve onun
kadrosu, "demokrasi" havariliğine çıktı. CHP’nin faşist uygulamalarına karşı
bayrak açtı; orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde
toplamayı başardı. Bunda TKP’nin yanlış politikasının da büyük bir payı vardır.
TKP, daha önce nasıl iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük
muhalif partinin (DP’nin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi
yaratamadı! O yıllarda DP’nin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını
çevresinde toplayabilmesinde, bunun rolü oldu. Halkın, Alman faşizminin kuklası
CHP iktidarına kızgınlığı, DP’nin barajına akıtıldı. Böylece 1950’de komprador
büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan
inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği, iktidarı
ele geçirdi. Bunda, Alman emperyalizminin savaşta yenilmesinin ve ABD
emperyalizminin savaşın galipleri arasında bulunmasınm çok önemli rolü
vardır.
1950’de DP’nin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı
devrimdir. Hakim sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği
arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman
emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri faşist diktatörlüğün yerine, daha çok
sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan Emp ryalizmine bağımlı "çok
partili" diktatörlüğü getirmiştir. İkınci Dünya Savaşı yıllarında iyice
palazlanan vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları
politikasıyla güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak sahiplerinin hepsinin,
ele ele vererek DP’de yer aldıkları kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı
DP’yi desteklemiş olsa bile, esas itibariyle bunlar, CHP’nde yer almışlardır. O
dönemde vurgunculukla palazlananların birçoğunun; bugün taşrada CHP
"göbekçileri"nin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit aluyoruz. Eğer
öyle olmasaydı, bugün CHP’nden nasıl olup da bir MGP doğduğunu, MGP’nin
ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ CHP’nde "ortanın göbekçisi"
denilen hir komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının temsilcilerinin mevcut
olduğunu açıklaya mazdık. DP, iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre,
reformcu orta burjuvazi, .onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DP’nin seçim
propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha ona benzer birçok
aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu orta burjuvazinin
görüşlerini yansıtan yayınlarda, DP’nin ilk başlarda "iyi" olduğu, fakat
sonradan bozulduğu iddialarına sık sık rastlanır. DP, Amerikan emperyalizminin
dümen suyunda, halka ve aydınlara karşı CHP’nden daha aşağı kalmayan azgın bir
saldırıya girişince, Türkiye’yi ABD emperyalizmine peşkeş çekince, NATO gibi ABD
emperyalizminin saldırgan aleti olan örgütlere Türkiye’yi sokunca, Kore’de
halkımızı haksız ve gerici bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan
orta burjuvazi ve demokrat aydınlar, DP’den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP’ne
doğru dümen kırmaya başlamıştır. Bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yokluğu
yüzünden, orta burjuvazi ve onunla birlikte emekçi halkımız, komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kliği arasında savrulmuş durmuştur.
Türkiye’nin tarihi gerçegi budur. Zaman zaman orta burjuvazi bağımsız bir siyasi
hareket olarak kendini göstermişse de, önemli bir varlık olamamıştır. 1946’da
kurulan Esat Adil’in Türkiye "Sosyalist" Partisi ve benzeri
partiler, sosyalizm maskeli reformcu burjuva partileridir. TSEKP
de, reformcu orta burjuva partilerinin değişik
bir tonunu yansıtır. 1954’te çıkıp sönen
Vatan Partisi de öyledir. Kominist hareket, TKP içinde, burjuva reformizminin
dalgaları arasında eritilmiş
ve boğulmuştur. Küçük - burjuva muhalefeti de, orta
burjuva reformizminin bendine akmıştır. Orta burjuva reformizmi ise, kendini her
an komprador büyük burjuvaziye ve toprak agalarına gayet ucuza satmaya hazırdır.
Bunların siyasi sözcülügünü yaptığı sınıfın mensupları zaten, ellerine bir imkân
geçer geçmez, bu imkânı büyük burjuva saflarına katılmak için kullanmaktadır ve
bir kısmı da zamanla büyük burjuva saflarına katılmaktadır. Böyle bir sınıfın
temsilcileri elbette kararsız ve uzlaştıncı olacaktır.
Burada bir noktayı daha belirtelim:
Komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları elbette sadece,
degişmez ve dondurulmuş iki siyasi kamptan ibaret değildir. Bir defa, bu
kampların birinden digerine geçiş daima mümkündür ve öyle de olmaktadır. Öte
yandan her kamp kendi içinde de mütecanis değildir. Gericiler bir yığın
çelişkilerle paramparça olmuşlardır. Ve bu parçaların her biri digerinin gözünü
oymaya hazırdır. Fakat, nispeten birbirine yakın menfaati olanlar, daha derin
menfaat çelişkileriyle ayrıldıkları parçalar karşısında birleşmektedirler. İşte,
gerici‘ siyasi kamplar böyle teşekkül etmektedir. Biz, Türkiye’de
iki gerici siyasi kampın varliğından bahsederken bu noktayı da akıldan
çıkarmıyoroz.
ÖZETLEYELİM: 1. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’nın sonundan
itibaren komprador büyük burjuvazi ve toprak agaları iktidara hakimdir. Fakat
komprador büyük burjuvazi ve toprak agaları iki büyük siyasi klige ayrılmıştır.
İktidara ve devlet mekanizmasına hakim olan klik, önce İngiliz - Fransız
emperyalzminin, 1935’lerden itibaren de Alman emperyalizminin işbirlikçillgini
yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, genel olarak orta burjuvazi de bu
kliğin safında yeralmıştır.
2. İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında Alman
işbirlikçisi hakim klik, koyu bir faşizm uygulamasına ve vurgunculuk
politikasına girişmiştir. Bu klik, içerde işçi sınıfı dahil bütün demokratik
güçlere, dışarda da SSCB’ne ve İngiliz - Fransız - Amerikan blokuna karşı Alman
faşizminin safında yer almıştır. Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB’nin
varlığı, bunların Alman faşistlerinin safında savaşa katılmasına engel
olmuştur.
3. Öte yandan da daha sonra DP ve MP içinde örgütlenen,
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının muhalif kliği, bunun peşinde
de, o zamana kadar CHP saflarında tali bir unsur olarak yeralan refomcu orta
burjuvazi ve diğer demokratik unsurlar yer almıştır. TKP’de bu kliğin kuyruğuna
takılmıştır. Bunlar, dünya çapında Amerikan İngiliz - Fransız blokuyla ve SSCB
ile ittifak kurmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı, Alman faşistlerinin ve
müttefiklerin yenilgisiyle bitince; Türkiye’de bu blok güçlenmiştir. Fakat savaş
sona erer ermez, ABD emperyalizminin destegiyle ve CHP’nin Almancı faşist
diktatörlüğüne halkın ve demokratik güçlerin duyduğu nefret ustalıkla
kullanılarak 1950’de DP iktidara getirilmiştir.
4. Böylece Alman emperyalizminin uşağı olan komprador büyük
buıjuvazinin ve toprak ağalannın yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağaların iktidarı almıştır. Söz konusu
olan şey, "savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük burjuvazi"nin
"uluslararası sermayenin kanatları arasına iyice girmesi" değil, Alman
emperyalizminin "kanatları"nın yerini, ABD emperyalistlerinin "kanatları"nın alması, Alman uşağı
gericilerin yerini de ABD uşağı gericilerin almasıdır.
5. Proletaryanın ve küçük - burjuvazinin muhalefetini kendi
bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu muhalefeti bir müddet DP’nin
kuyruğuna taktıktan sonra, DP’nin faşizan uygulamaları karşısında, tekrar
muhalefetteki CHP katarına katılmıştır. Proletarya önderliğinde, bağımsız ve
güçlü bir- halk hareketinin yaratılamamış olması, işçi sınıfının, emekçi halkın
ve demokratik unsurların muhalefetini, komprador büyük ‘burjuvazi ve toprak
ağaları kliklerinin bazen birini, bazen diğerini iktidara getirmeye yarayan bir
kaldıraç gibi kullanılmasına yol açmıştır. - 6. Muhalefetteyken
"demokrasi" havarisi kesilen komprador büyük burjuvazi ve toprak ağası klikleri,
iktidara geçtikleri zaman, en azıli halk düşmanı kesilmişlerdir.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaş sonrasında ülkemizin
gerçekleri kısaca bunlardır (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, Madde
8-10-l7’nin eleştirisi).
-IV 1940’ların faşist Hitlerci CHP, 1950’lerin ortasından
itibaren "demokrasi" havariliğine kalkmış, "hak", "adalet", "hürriyet" diye
bağırmaya başlamıştır. Öte yandan Amerikancı DP iktidarının ezdiği ve sefalete
sürüklediği kitleler, her türlü deınokratik hakları zorla gaspedilen demokrat
aydınlar ve orta burjuvazi arasında hoşnutsuzluk artmıştır. Kitleler devrimci
bir önderlikten yoksun oldukları için, onların DP iktidarına karşı muhalefeti,
yer yer parlayıp sönen, istikrarsız ve kendiliğinden gelme bir muhalefet
olmaktan ileri gidememiştir. Hatta kitlelerde, her başa geçenin kendilerine
düşman olması, kendilerini ezip soyması yüzünden bir umutsuzluk ve hiç kimseye
güvenrrıeme eğilimi bile belirmiştir. İşçilerin ve köylülerin kabaran isyancı
öfkesini, aynı potada birleştirip muazzam bir güç haline getirerek seferber
edecek komünist bir önderlik yoktur. TKP çökertilmişti. TKP döküntülerinden H.
Kıvılcımlı’nm 1954’te kurduğu Vatan Partisi, kitlelere sırtını dönmüş, Adnan
Menderes köpeğini "İkinci Kuva-i Milliyetçiliğimizin Önderi" olarak alkışlamakla
meşguldür! Önderlikten yoksun kitlelerin kendiliklerinden devrim yapmaları
elbette beklenemezdi. Onlar sadece dişlerini sıkıp, öfkelerini içlerine
biriktirdiler ve zaman zaman da taştılar.
Orta burjuvaziye gelince: Bunların istedikleri, sınıf
nitelikleri icabı "yazma hürriyeti"; "konuşma hürriyeti’.’ gibi, çok sınırli
birtakım demokratik taleplerin ötesinde geçmiyordu. Bütün sınırlılığına ve
miyopluğuna rağmen, elbette bu talepler de ilericiydi. Öte yandan, aynı şeyleri,
kendisi için, muhalefetteki komprador büyük burjuvazi
ve toprak ağaları kliği de istiyordu. Türkiye’de orta burjuvazi ve bu sınıfa
dahil edilebilecek demokratik aydınlar, oldukça güçlüdür. Fakat, her yerde
olduğu gibi oldukça da miyop, uzlaşıcı ve kararsızdır. Barışa yatkındır. Fakat
bu güçü arkasına takan büyük burjuva ve toprak ağaları kliği, hasmını altedecek
önemli bir’ koza sahip demektir. Yukardaki şartlar komprador büyük burjuvazinin
muhalefetteki kliği CHP ile orta burjuvazinin geniş kesimleri arasında, "kısmi
burjuva demokratik haklar" talebi etrafında bir ittifakın doğmasına yol açtı. CHP,
muhalefetin önderliğini ele aldı ve orta burjuvazinin ve gençliğin heyecanlı
atılımını, kendi iktidarı yönünde ustalıkla kanalize etti. 27 Mayıs darbesiyle
iktidarı ele geçirdi. Darbenin öncüleri, sadık lnönücülerdir. Halkımız, "geldi
İsmet, kesildi kısmet" diyerek, iktidara gelenin kim olduğunu doğru teşhis etti:
Halkın kastettiği, İnönü’nün şahsında sembolleşen halk düşmanı gerici kliğin
iktidarı ele geçirdiğidir. Hatta darbeciler arasında Türkeş gibi komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarmın daha da azgın gerici kliği temsil eden, fanatik
milliyetçi, Hitler taslağı faşistlerde vardır. Sonradan İnönücü ekip, bunların
tasfiye etmiştir. Bu fanatik milliyetçi faşist takım, ordunun, meclisi vs..:
dağıtarak kesinlikle ve doğrudan doğruya iktidarı eline alması, "astığım astık,
kestiğim kestik" bir faşist diktatörlük kurulması taraftarıydılar. Bizim M.
Belli gibi revizyonistlerimiz için, bunların tasfiye edilmesi ve seçimlere
dönülmesi, "devrim"in gerilemesidir. Büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının
akıllı(!) ve tecrübeli önderi ve kıdemli halk düşmanı İnönü ve onun taraftarları
bu yolu tutmak istemediler. Çünkü bu yol, onların muhtaç olduğu orta
burjuvazirun desteğini bir çırpıda kaybetmek demek olacaktı. Çünkü böyle bir
faşist diktatörlük, orta burjuvazinin uğrunda mücadele ettiği "kısmî burjuva
demokratik hakları" da silip süpürmek zorundadır; bu ise kendilerini en kuvetli
dayanaklarından mahrum bırakırdı. Öte yandan, orta burjuvazinin hızı henüz
kesilmemişti; onun atılimını kendi iktidarları için ustalıkla kullananlar,
iktidarı ele geçirdikten sonra, bu hızı kesmek için, onu cepheden
karşılamadılar. O zaman kolları burkulabilir, bilekleri incinebilir, kendileri
sendeleyebilirdi. Bu tabiat kanununu ustalıkla politikaya uyguladılar, hareketin
doğrultusuna kendilerini uydurarak, onu önce yavaşlattılar, sonra da
durdurdular. Yarı orta burjuvazinin sınırlı taleplerini de içerene bir anayasa
hazırlayarak, bir yandan daha ileri bir atılımı boğup kendi iktidarlarını
muhafaza ettiler. Öte yandan da, orta burjuvazinin desteğini korudular. Hakim
smıfların politik mücadelelerle iyice parçalandığı ve birbirleriyle silahli
çatışmalara gırdiği dönemler, onlar açısından korkulu dönemlerdir. İnsiyatifleri
ve kontrolleri son derece zayıflar. Bu yüzden, böyle dönemlerin uzamasını
istemezler. 27 Mayıs darbesine önderlik eden gerici kliğin de yaptığı
budur.
Bir orta burjuva akımı olan TİP hareketi; işte böyle bir
ortamda, orta burjuvazinin hızını henüz kaybetmediği bir ortamda doğdu. Sonradan
kendisine "sosyalizm" maskesi takacak olan bu akımın, Anayasa’nın sınırlarıru
biraz zorlayan reformist talepleri bile, kitlelerde, gençlik ve aydın safındada
büyük ilgi ve destek gördü. CHP, gençliğin ve aydınların desteğini kaybetmeye
başladı. Bunun üzerine gerici klikler telaşa düştüler. Birbirlerini suçlamaya
giriştiler. DP’nin yerini alan AP, bütün bu belâların ‘başımıza" İnönü
tarafından sarıldığinı ileri sürerek saldırıya geçti. İnönü, büyük burjuvazinin
ve toprak ağalarının bu usta sözcüsü, kendi tabiriyle, "sola duvar çekmek için"
"CHP’nin ortanın solunda olduğunu ve kırk yıldır öyle olduğunu" ilan etti! İşte,
gerici kliklerin kendi aralarındaki mücadelenin, bazen uzlaşarak, bazen
hırlaşarak, ama şiddetli siyasi ve iktisadi buhranlarla gittikçe kızışarak sürüp
gittiği böyle bir ortamda, fabrikalarda ve köylerde yeni, taze, canli bir halk
hareketi filizlenmeye başlıyordu.
Kahraman işçi smıfımızın, fedakâr köylülerimiz’ın ve yigit
gençligin çığ gibi yükselen mücadelesi; hızla yayılan Marksist - Leninist
eserler, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür
Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri, bütün bunlar, ülkemizin toprağında
yığınların mücadelesine önderlik edecek genç bir komünist hareke fışkırmasına
elverişli ortamı hazırliyordu.
Yığınların mücadelesini, gerici kliklerin bazen birini, bazen
diğerini iktidara getiren bir kaldıraç olmaktan kurtaracak olan, bu mücadeleyi
muzaffer bir halk devrimine donüştürecek olan, kitlelerin şiddetle ihtiyaç
duyduğu komünist bir önderliktir.
ŞAFAK REVİZYONİZMİNİN
YANILDIĞI
NOKTALAR:
1. Milli Kurtuluş Savaşımız, Şafak revizyonizminin sandığı
gibi, milli burjuvazinin önderliğinde değil, komprador
Türk büyük burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin önderliğinde
yürütülmüştür. Milli karakterdeki orta burjuvazi
, Kurtuluş Savaşı’na, önder olarak değil, komprador Türk
büyük burjuvazisinin ve toprak ağalarının yedek gücü olarak katılmıştır.
Kurtuluş Savaşı içindeki etki ve nüfuzunu da savaştan sonra adım adım
kaybetmiştir. Savaşın bütün ağırlığını omuzlarında taşıyan halk kitlelerinin
devrimci gücü, büyük potansiyeli, bir devrimden, öcüden korkar gibi korkan
Kurtuluş Savaşı’nın burjuva ve toprak ağası önderliği tarafından boğulmuş;
kösteklenmiş, savaştan sonra da her fırsatta kanla ve zorbalıkla
bastırılmıştır.
2. Kurtuluş Savaşımızın yer aldığı çağ, Şafak
revizyonistlerinin dediği gibi, "proleter devrimleri ve’ milli kurtuluş savaşlan
çağı" değil, "proleter devrimleri çağı"dır. Ekim Devrimi bütün dünyada "proleter
devrimleri çağı"nı açmıştır. Geri ülkeler de dahil, dünyanın her yanında
burjuvazi, devrimden korkar hale gelmiştir.
Bu nedenle, burjuvazi herhangi bir devrime önderlik etmek bir
yana, bizzat devrime köstek olmaya, devrimin ilerlemesini engellemeye
koyulmuştur. Dünyada, proletarya önderliğinde yeni - demokratik devrimler ve
sosyalist devrimler yer almaya başlamıştır. Bunun içindir ki, Büyük Ekim
Devrimi’nin başlatığı çağ, "proleter devrimleri çağı"dır. Mao Zedung yoldaşın
işaret ettigi gibi, Kemalist devrim, bu çağda yer almasına rağmen, proleter
dünya devrimlerinin bir parçası değil. Şafak revizyonistleri, "proleter
devrimleri çağı"na, bir de "milli kurtuluş savaşları çağı" ibaresini ekleyerek,
Kemalist devrimin, o çağda yer alan devrimlerin tipik bir örneği, tabii ve
normal bir parçası olduğunu ispatlamaya çalişıyorlar; yani Mao Zedung yoldaşı
yalanlamaya çalişıyorlar. Böylece, Şafak revizyonistlerinin Kemalizm hayranliğı
ve dalkavukluğu kendini ele veriyor...
3. Kurtuluş Savaşımız, Şafak revizyonistlerinin iddia ettiği
gibi, "Asya’nın ezilen halklarına" değil, Asya’nın korkak burjuvazisine ve bir
de emperyalist ülkelerin mali - oligarşisine "cesaret ve umut vermiştir".
Asya’nın korkak burjuvazisi, Kemalist devrimde kendi gerici emellerinin
gerçekleştiğini görmüştür; köklü bir anti - emperyalist ve anti - feodal devrim
olmadan, kitlelerin devrimde hakim rolü olmadan, yerli hakim sınıfların
çıkarlarını zedelenmeden, burjuvazi ve toprak ağalarını da rahatsız eden sömürge
yapıyı tasfiye etmek, fakat, öte yandan emperyalist ülkelerle işbirliğine devam
etmek, yarı - sömürge yapıyı devam etttirmek, emperyalistlerle el ele ülkeyi
talan etmek ve kitlelerin köklü bir devrim isteğini emperyalistlerle birlikte
boğmak ve bastırmak: Bu, köklü bir devrimden tir tir titreyen Asya’nın burjuva
ve toprak ağası sınıflarının istediği şeydir. Nitekim Çin’de burjuvazi ve toprak
ağaları, Kemalist Devrimin bir benzerini gerçekleştirmek için can atmıştır.
Fakat Mao Zedung yoldaş, bu yolun çıkmaz olduğuna ta o zaman işaret etmiştir.
Kemalist Devrimden, emperyalist ülkelerin mali oligarşisi de cesaret bulmuştur.
Çünkü böylelikle, köklü bir halk devriminin önüne geçmek, geri ülkelerin yarı -
sömürge bağımlıliğını devam ettirmek imkânı açılmıştır önünde. "Asya’nın ezilen
halkları", işçi - köylü yığınların ezilmeye ve sömürülmeye devam ettiği, feodal
sömürünün ve zulmün bütün şiddetiyle devam ettiği, emperyalist devletlere yarı -
sömürge bağımlilığın devam ettigi bir "devrim"den ne diye "cesaret ve umut"
alsınlar? Ezilen halklara cesaret ve umut veren devrim, Çin Devrimi’dir, Vietnam
Devrimi’dir. Kemalist Devrim, kitlelerin, nasıl kurtulamayacağının örneğidir.
Çin ve Vietnam devrimleri ise, kitlelerin gerçek kurtuluşa nasıl ulaşacaklarının
örneğini vermiştir ve vermektedir.
4. Şafak revizyonistleri, Milli Kurtuluş Savaşı’yla komprador
burjuvazinin bütünüyle tasfiye edildiğini iddia ediyor lar ki, bu Türkiye
gerçeklerine tamamen aykırıdır. işaret ettiğimiz-gibi, yıkılan, komprador
burjuvazinin sadece bir kesimidir. Ve özellikle azınlık milliyetlere mensup
olanlardır. Komprador burjuvazinin bir başka kesimi ise ( ttihat ve Terakki
içinde palazlanan Türk büyük burjuvaları), toprak ağalarnın bir kesimiyle
birlikte, Kurtuluş Savaşı’nın önderliğini ele geçirmiş, hakim mevkiye
yükselmiştir.
5. Kemalist iktidar, şafak revizyonistlerinin iddia ettigi
gibi, "siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva diktatörlüğü"
değil, komprador nitelikteki Türk büyük burjuvazisinin
ve toprak ağalarının bir kesiminin emperyalizme yarı - bağımlı
diktatörlüğüdür... Şafak revizyonistlerinin iddiası; hem
sosyalizmin genel
teorisine aykıridır, hem de ülkemizin gerçeklerine ters
düşmektedir. Sosyalizmin genel teorisine aykırıdır, çünkü, artık geri ülkelerde
genel bir kural olarak, siyasi bakımndan bağımsız milli burjuva diktatörlükleri
mümkün değildir. Mao Zedung yoldaş, daha 1926 yılında şunu
belirtmiştir:
"Bu sınıf [orta burjuvazi) , siyasi bakımdan, tek bir sınıfın
yani milli burjuvazinin hakimiyeti altında bir devletin kurulmasından yanadır...
Ancak, bu sınıfın milli burjuvazi hakimiyeti altında bir devlet
kurma teşebbüsü hemen hemen imkansızdır
(abç). Çünkü bugün dünyada iki büyük güç, devrim ve karşı - devrim bir ölüm ~
kalım mücadelesi içine girmiş bulunmaktadır. Her iki taraf da birer büyük sancak
dalgalandırmaktadır. Bunlardan bir tanesi Üçüncü Enternasyonal’in
dalgalandırdığı ve bütün ezilen sınıfların etrafında toplandığı devrimin kızıl
sancağı; diğeri ise Cemiyeti Akvamin dalgalandırdığı ve dünyadaki bütün karşı
devrimcilerin etrafında toplandığı karşı - devrimin beyaz sancağıdır. Ara
sınıflar, bir kısmının sola dönerek devrime, diğerlerinin ise sağa dönerek karşı
- devrime katılmasıyla, hızla dağılmaya mahkûmdurlar. Bu sınıfların
bağımsız katmaları imkânsızdır.
Dolayısıyla Çin’deki orta burjuvazinin kendisinin önder olacağı bir
‘bağıms devrim düşüncesi boş bir hayaldir"
(abç) (Seçme eserler, I. Cilt, l. Kitap, ş. 19-20).
Mao Zedung yoldaşın sözleri, Büyük Ekim Devrimi’nden sonra
açılan proleter devrimleri çağı için genel geçerliliği olan sözlerdir. Şafak
revizyonistleri, "boş bir hayal" olan şeyi, gerçek gibi göstermekle, sosyalizmin
genel teorisini açıkça ve alçakça çiğniyorlar.
Şafak revizyonistlerinin, "Kemalist iktidarın siyasi bakımdan
bağımsız bir milli burjuva iktidarı olduğu" tezi, Türkiye’nin gerçeklerine de
aykırıdır. Şnurov yoldaştan aktardığımız deliller, Kemalist iktidarda
feodalizmin söz ve nüfuz sahibi olduğunu, Kemalist iktidara ortak olduğunu
yeterince kanıtlamaktadır. Kemalist iktidarın ayrıca emperyalistlerle hem
iktisadi, hem de siyasi alanda işbirliği halinde olduğunu da yeterince
kanıtlamaktadır. Kemalist iktidar, işçilere, köylülere karşı emperyalist
şirketlerin menfaatlerini korumaktadır. Kemalist iktidar, emperyalistlerin
teveccühünü , kazanmak için devrimcilere saldırmaktadır. Emperyalist yatırımlar
devam etmektedir. Türkiye’deki sermayenin büyük çoğunluğu İngiliz - Fransız ve
Alman emperyalistlerine aittir. Hükümet üyeleri emperyalist şirketlerle müşterek
yatırımlara girişmektedir.Bunlar gerçeklerdir, Şafak revizyonistlerirun iddiası
ise "boş bir hayaldir".
Şafak revizyonistleri, Kemalist diktatörlüğün bağımsız bir
milli burjuva iktidarı olduğunu iddia etmekle kalmıyorlar, günümüzde de, milli
burjuva iktidarlarını genel bir kural olarak mümkün görüyorlar ve hatta bu gibi
iktidarların artmakta olduğunu iddia ediyorlar. Burada bu nokta üzerinde
durmuyoruz. Şu kadarını belirtelim ki, Şafak revizyonistleri, bu gibi iddialarla
gizli askeri darbecilik emellerine dayanak sağlamaya çalişmaktadırlar.
6. Şafak revizyonistleri, "iktidarı ele geçiren yeni Türk
burjuvazisi büyümek ve zenginleşmek için, devlet eliyle milli buıjuvazi
yaratmaya girişmiştir" diyorlar. Söz konusu olan şey, devlet eliyle milli
burjuva yaratmak değil, bütün devlet imkânlarını, iktidardaki komprador büyük
burjuva ve toprak ağası sınıflarının gelişip güçlenmesi" palazlanması için
kullanmaktır. Şafak revizyonistleri, yukarıdaki tahlilleriyle, bir yandan
Kemalist iktidarının uygulamalarını yanlış değerlendiriyorlar, öte yandan da
bütün modern revizyonistlerin, TİP, D. Avcıoğlu, M. Belli revizyonistlerinin
Kemalist iktidara yönelttikleri eleştiriyi aynen benimseyerek,
Leninist devlet teorisini çigniyorlar. Kemalist
iktidarın uygulamalarını yanliş tahlil ediyorlar, çünkü Kemalist iktidarın
yaptığı "milli burjuva yaratmak" değil, komprador büyük burjuvazi ve toprak
ağaları sınıflarını, bütün devlet imkânlarını seferber ederek güçlendirmektir.
Leninist devlet teorisini çiğniyorlar, çünkü; devlet onu elinde tutan sınıfların
baskı ve sömürü aracıdır, başka bir sınıfı yaratmak için asla kullanılamaz,
tersine başka sınıfları baskı altına almak, ezmek, sömürmek için kullanılır.
Modern revizyonistlerin; Kemalist hareketi değerlendirmeleri ve Kemalist
iktidara yönelttikleri eleştiri şöyledir: Milli Kurtuluş Savaşı’nın önderliğini,
Türkiye’de buıjuvazi mevcut olmadığı için(!) asker sivil - aydın
zümre yapmıştır (bazı revizyonistler, "asker - sivil - aydın
zümre" yerine, "ilerici demokratlar", "devrimci demokratlar", "millici güçler",
"vurucu güç", "zinde kuvvetler", "dinç kuvvetler", vs... de diyorlar). Kurtuluş
Savaşı’na önderlik eden bu zümre, iktidarı ele geçirmiştir(!). Bu zümre
kapitalist olmayan kalkınma yolunu benimseyerek; bu
yoldan Sosyalizme gidebileceği(!) gibi kapitalist kalkınma yolunu da
benimseyebilir. işte, "asker-sivil - aydın zümrenin iktidari(!)
olan Kemalist iktidar; kapitalist olmayan yoldan sosyalizme
gitmek(!) yerine, kapitalist kalkınma yolunu benimsemiş, bu amaçla
devlet eliyle milli burjuva yaratmaya" girişmiş(!), bu yüzden de Türkiyemiz
gerilikten kurtulamamış, kalkınmayı başaramamıştır(!). Revizyonistlerin
zincirleme mantığı budur.Revizyonistlerin "kapitalist olmayan yoldan sosyalizme
varmak" dedikleri şeyi, burjuva hükümetlerinin, tedrici devletleştirmeler
yoluyla adım adım devlet patronluğuna dayanan, devlet kapitalizmini
gerçekleştirmeleridir; onların sosyalizm dedikleri şey, üretim
araçlarının ve toprakların devlet mülkiyetinde olduğu, devlet
kapitalizmidir. Yani bugün Sovyetler Birliği’nde ve bütün Doğu
Avrupa ülkelerinde yürürlükte olan sistemdir. Engels, çok önceden kapitalizınin
bu çeşidiyle sosyalizm arasındaki farka dikkati çekmiştir.
"Sosyal Demokrat [Komünist] Parti’nin devlet sosyalizmi denen
şeyle; mali amaçlarla devlet tarafından devlet ‘sömürü sistemiyle,özel
müteşebbisin yerine devleti kovan ve böylelikle iktisadi sömürüsüyle siyasi
baskı iktidarını birleştiren sistemle hiç bir ortak yanı yoktur" (Gotha ve
Erfurt Prograınının Eleştirişi, s. 104).
Revizyonistlerin, "kapitalist kalkınma yolu" dedikleri de,
özel müteşebbise dayanan kapitalizmdir. İşte
revizyonistler, gerçekte Kemalist iktidarı, "devlet sosyalizmi denen şeyi
benimsemediği için", "özel müteşebbise" dayanan kapitalizmi benimsediği için ve
devlet imkânlarını özel teşebbüsün eline verdiği için eleştiriyorlar. "Devlet
eliyle milli burjuva yaratma" eleştirisinin aslı astarı budur. Bu eleştiri, bir
kere "milli burjuvazinin mevcut olmadığı" varsayımına dayanmaktadır ki, Şafak
revizyonistleri de dolayli olarak bunu benimsemiş oluyorlar. İkinci olarak bu
eleştiri, devleti, sınıflar üstü bir şey olarak görmekte, bir sınıfın elinde
olduğu halde, bir başka sınıfın amaçlarına hizmet edebilecek bir şey olarak
görmektedir ki, şafak revizyonistleri bunu da benimsemiş oluyorlar. Üçüncü
olarak bu eleştiri, özel teşebbüse dayanan kapitalizmin yerine, devlet
patronluğuna dayanan devlet kapitalizmini savunmaktadır ki,
Şafak.revizyonistleri, dolaylı olarak bunu da benimsiyorlar.
Devlet teorisi üzerine durmadan gevezelik eden şafak
revizyonistlerinin, sıra pratik bir meselenin çözümüne gelince, nasil
sınıflarüstü devlet teorisine sarıldıklarını görüyorsunuz. Leninist devlet
teorisini ağızlarında biraz daha az geveleseler, ama kavramak için biraz daha
fazla çaba harcasalardı, bu zırvalıkları savunmazlardı.
7. şafak revizyonistleri, "Kemalist burjuvazinin halk
üzerindeki diktatörlüğü, milli burjuvazinin karakteri icabı
emperyalizmle ve feodalizmle uzlaştı"
diyorlar. Kemalist diktatörlüğün milli burjuva iktidarı
olmadığına, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarı olduğuna
işaret ettik; bu nedenle emperyalizmle uzlaşması değil,
işbirligi etmesi söz konusudur. Feodalizmle uzlaşma
ifadesi ise, büsbütün saçmadır, çünkü burjuvazi, Kurtuluş
Savaşı’nın başından itibaren feodalizmle ittifak
halindedir. Kurtuluş Savaşı’nın önderliği bu ittifakın elindedir,
iktidar başından itibaren burjuvazi ve toprak ağaları ittifakının müşterek
iktidarıdır.
Şafak revizyonistleri, "uzlaşma" terimiyle, "işbirliğ’ı"
terimini bilinçli olarak birbirinden ayırmıştır. "Uzlaşma", bilindiği gibi,
devrimci ve ilerici olan bir sınıfın, bazı tavizlerde
bulunmasıdır. Uzlaşma, bazı şartlarda doğru ve gerekli olduğu
halde, bazı şartlarda yanlış ve zararlıdır,-Lenin, "Sol Komünizm" kitabında bu
iki uzlaşma çeşidini birbirinden ayırır; işçi sınıfının da, yerine ve şartlarına
göre, birinci çeşit uzlaşmalara gireceğini ve girmesi gerektiğini savunur, ilke
olarak uzlaşmayı reddedenleri eleştirir, ikinci çeşit uzlaşmayı ise, sert bir
dille yerer. Genellikle küçük - burjuvazi ve milli burjuvazi, ilerici bir tarihi
rol oynadıkları zamanlarda, bu çeşit zararlı uzlaşmalara sık sık girerler. Bu,
onların sınıfsal niteliklerinden gelir. Bu gibi durumlarda, bu uzlaşmacılık
eğilimiyle mücadele etmek, küçük - burjuvazi ve milli burjuvaziyi daha kararlı
çizgiye çekmek ve onlarla ittifak kurmaya ve bu ittifakı korumaya çalışmak
gerekir. Çünkü bu uzlaşma eğilimleri, devrimin başarısını geciktirdiği veya
sekteye uğratığı için, bizzat küçük - burjuvazinin ve milli burjuvazinin (hiç
değilse bunların önemli bir kısmının) menfaatlerine de aykırıdır. Oysa,
T’ürkiye’de kullanıldıği şekliyle işbirliği başka bir
şeydir İşbirlikçi burjuvazi, Marksist - Leninist ‘ literatürdeki "komprador
burjuvazi"nin karşılığıdır. Komprador burjuvazinin en küçük bir devrimci
niteligi yoktur. Yabancı emperyalistlerin ülkeyi talan etmesinden bunlar zarar
değil, fayda görürler, çünkü kendileri de bu talandan uygun bir pay alırlar.
Bunlarla emperyalist efendileri arasındaki çelişki, emperyalistlerin ülkeyi
talan etmesinden değil, bu talandaki hisselerin azlığı, çokluğu meselesinden
doğar. Bunlar, efendileriyle paylarını arttırmak için didişirler veya büyük
burjuvazinin başka kesimiyle işbirliği yapan emperyalist devletlere veya
tekellere karşı, kendilerinin işbirliği yaptığı emperyalist devletlerin veya
tekellerin safında yer alırlar. Bunlar arasındaki çelişmeler, halkın düşmanları
arasındaki çelişmeler kategorisine girer. Bunlarla halk arasındaki çelişme
antagonist çelişmedir. Oysa genel olarak, menfaati devrim safında olduğu halde
düşmanla kararli ve cesur bir mücadeleye yan çizenı, onunla anlaşmak, barışmak,
‘vs... için ikide bir ona elini uzatan, yani düşmanla uzlaşan küçük - burjuvazi
ve milli burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme, henüz halkın saflarındaki
çelişmeler kategorisine girer.
Şafak revizyonistleri, Kemalist burjuvazinin emperyalizmle
olan ilişkisini uzlaşma olarak görüyor. Bunun ne zamana kadar "uzlaşma" olduğu,
ne zaman "işbirliği" haline dönüştüğü belli değildir. Bu yüzden de, Kemalist
burjuvaziyle proletarya ve yoksul köylüler arasındaki çelişme, haliyle belli bir
süre (daha doğrusu belirsiz bir süre) halk arasındaki çelişmeler kategorisine
girmektedir(!). Proletaryanın görevi, Kemalist iktidarı devirerek halkın
demokratik iktidarını gerçekleştirmek için mücadele etmek değil, devrimci(!)
Kemalist iktidarla, emperyalizme ve feodalizme karşı ittifak kurmaktır. İşte,
Şafak revizyonistlerinin vardığı sonuç budur. Bu, önce de belirttiğimiz gibi
karşı-devrimin safına iltihak etmektir.
8. Şafak revizyonistlerinin, M. Belli’nin, "Türkiye’de
karşı-devrim" teorisini aynen benimsediklerini görüyoruz: Bunlara göre, "devlet
eliyle milli burjuva yaratmak"(!) politikasıyla, bir süre sonra (ne zaman olduğu
belli değil) semiren ve büyüyen yeni Türk burjuvazisi, büyüdükten
sonra "işbirliğine" girişmiştir(!). Bu büyüme ve işbirlikçilik,
özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında olmuştur(!). ve bunların toprak
ağalarıyla ittifakı (artık "uzlaşma" değil, "ittifak" tabiri kullanılıyor), bu
yıllarda güçlenmiştir. Sonra "bu gerici ittifak" DP’yi kurmuş ve iktidarını bu
parti vasıtasıyla devam ettirmiştir. Demek oluyor ki, CHP ve iktidar, belli bir
tarihe kadar esas. olarak milli burjuvazinin elindedir ve bu sınıfın
"uzlaşmalarına" rağmen, devrimcidir(!). Ayrıca bu yıllarda Türkiye’de işbirlikçi
büyük burjuvazi henüz yoktur. Belli bir yerden sonra (muhtemeldir ki, Atatürk’ün
ölümünden sonra) partiye ve iktidara, büyüyen ve işbirlikçi hale gelen burjuvazi
hakim olmuştur(!). 1946’da bunlar DP’yi kurduklarına göre, CHP, işbirlikçi büyük
burjuvaziden ve toprak ağalarından arınmıştır. Alinanlarla işbirliği yapanlar
da, Amerikan işbirlikçileri de bunlardır. O günden beri CHP’nin bir milli
burjuva partisi olması gerekir! Oluştuğu günden beri büyük komprador burjuvazi,
tek ve bölünmez bir bloktur(!). , 152
Şafak revizyonistlerinin tezleri işte bu sonuçlara
varmaktadır. Bütün bunlar, M. Belli’nin, "karşı-devrim" tezlerinin daha ince bir
uslûpla savunulmasindan başka bir şey değil dir. Eğer bu söylenenler doğruysa,
M. Belli’nin karşı -devrim teorisinin de doğru olması gerekir. Çünkü ne kadar
uzlaşıcı olursa olsun (zaten başka türlü olamaz), bir milli burjuva iktidarının
yerini komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarının alması,
siyasi iktidar revizyonistleri ayru teoriyi bulandırarak, çekingen ve kararsız
bir dille savunuyorlar. Aradaki fark budur. 9. Şafak revizyorustlerine
göre, İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar, Türkiye, emperyalizmin nüfuz ve
sömürüsünden azadedir (M. Kemal dalkavukluğuna bakın açısından bir
karşı-devrimdir. M. Belli, karşı-devrimin başlangıç tarihi olarak 1942 tarihini,
Saraçoğlu hükümetinin işbaşına geçmesini alıyor. Şafak revizyonistleri ise, bu
tarihi sadece belirsiz bırakıyorlar. M. Belli kendi teorisini daha açıkça,
cesaretle ve kesin bir dille savunurken, Şafak siz). Türkiye’de "emperyalist
sermayenin at oynatması" 1950’den sonradır. Bu tespit, sadece .şu açıdan
doğrudur: 1950’den sonra Türkiye’ye giren emperyalist sermaye, önceki yıllara
nispetle çok daha fazladır. Ama, Şafak revizyonistlerinin görmek istemediği,
inkâra kalkıştığı bir gerçek daha vardır. Türkiye’de emperyalist sermaye,
Kemalist iktidarın başından beri mevcuttur. İngiliz-Alman ve Fransız
emperyalistleri birçok alana yatırım yapmışlardır vs... 1935’lerden itibaren
Alman emperyalizminin Türkiye üzerindeki nüfuzu ve sömürüsü artmaya başlamış,
Saraçoğlu hükümetiyle de bu nüfuz ve sömürü doruğuna ulaşmıştır. İkinci Dünya
Savaşı sonundan itibaren ise, ABD emperyalizmi ülkemize burnunu sokmuştur.
1950’den sonra ülkemizde doludizgin at oynatan, esas olarak ABD emperyalizminin
sermayesidir (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 13 madde’nin eleştirisi).
Şafak revizyonistleri; Kemalist iktidar dönemini temize
çıkarabilmek için her çareye başvurmaktadır.
10. şafak revizyonistleri, 1950’den sonra "emperyalizm ve
işbirlikçilerini gerici parlamentoyu bir hakimiyet aracı (abç) olarak
kullandıklarını" söylüyorlar. Burada her şeyden önce parlamentonun mahiyetinin
kavranmadığına, yani Marksist-Leninist devlet teorisinin kavranmadığına şahit
oluyoruz.
Marksist-Leninist devlet teorisi açısından parlamento nedir?
Bunu, Lenin yoldaştan öğrenelim:
"Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın
hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem ‘ karar vermek;
sadece meşruti parlamenter monarşilerde değil,
en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin
gerçek özü budur" (Devlet ve İhtilâl, s. 6l).
"... Amerika_’dan İsviçre’ye, Fransa’dan İngiltere’ye,
Norveç’e vb. kadar her hangi bir parlamenter ülkeyi düşününüz; asıl devlet
işleri hep kulislerde yapılır; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar,
kurmay heyetleri tarafından yürütülür. Parlamentolarda, sadece ‘saf halk’ı
aldatmak ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz. Bu o kadar doğrudur ki,
burjuva demokratik cumhuriyeti olan Rus Cumhuriyetinde bile, hatta gerçek bir
parlamento kuracak zamanı bile bulmadan önce, parlamentarizmin bütün kusurlan
hemen ortaya çıkti’ (age, s. 62).
Parlamentonun özü ve fonksiyonu işte budur. Parlaınento,
Şafak revizyonistlerinin sandığı gibi "hakimiyet aracı" değildir. Hakimiyeti
aracı, ordusuyla, polisiyle, adliye si, karakolu, hapishanesiyle:.. devlet
cihazıdır. Parlamentonun varlığı veya yokluğu, hakimiyetin biçimini değiştirir,
ama bizzat hakimiyetin varlığını asla etkilemez. Şafak revizyonistleri,
yukardaki mantıkla parlamentonun bulunmadığı bir
faşist diktatörlüğü, hakim sınıfların "hakimiyet araçları"nın bulunmadığı bir
sistem(!) olarak alkışlamaya hazırdır. Hatırlarsınız ki bu mantık, M. Belli’nin
kaba burjuva mantığıdır. M. Belli, D. Avcıoğlu gibi beyinsiz burjuvalar;
parlamentoyu her türlü kötülüklerin anası olarak görmekte, parlamento kalkınca
her yerin güllük gülistanlik olacağını düşünmektedirler. Hatta bu baylar,
parlamentonun bulunmadığı bir askeri faşist diktatörlüğe dahi davetiye çıkarma
ya hazırdırlar. Amerikana faşist generaller çetesinin 12 Mart Muhtırası’ndaki
meclise çatan iki üç kelime, bunları göge
zıplatmıştır ve hep bir ağızdan "vur, vur", "kapat
parlamentoyu" diye taşist generallere tempo tutmuşlardır. Yine 27 Mayıs’tan
sonra, parlamentarizme dönülmesi, "parlamentolarda... ‘saf halk’ı aldatmak
ereğiyle gevezelik" yapamayacaklardır. Ama hakim sınıfların hakimiyet
araçları.ortadan kalkmayacaktır; çünkü hakim sınıfların hakimiyet araçları
parlamento değildir.
Komünistler, elbette, "baskı bu beyler ağzından "devrimin
gerilemesi"dir(!). Bu beyinsiz burjuvalar, Kemalist iktidar dönemindeki askeri
faşist diktatörtüğü, "yeryüzünde cennet" olarak ilan etmeye hazırdırlar ve o
dönemin derin özlemi içindedirler. M. Belli’nin çöplüğündeki teori
kırıntılarıyla palazlanan Şafak horozları da, şimdi aynı makamdan ötüyorlar.
Emperyalizm ve işbirlikçilerinin hakimiyet aracı parlamentodur(!). Eğer
böyleyse, parlamento bir kere kalkarsa, hakim sınıflar hapı yutar, hakimiyetleri
yıkılir, düzenleri bozulur(!).
Bütün bu zırvalıkların temeli, elbette ki, bu bayların
ciğerine işlemiş olan anti-Marksist-Leninist devlet anlayışıdır. Parlamentonun
özünü ve fonksiyonunu, ne genel olarak Marksizm-Leninizm’in genel teorisi
açısından, ne de özel olarak Türkiye açısından kavrayamamış
olmalarıdır.
En demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile, parlamentonun
hakim sınıflar tarafından bir köşeye fırlatılması, iki şeyi değiştirecektir:
Birincisi, "bir süre için, parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün
ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek" imkânı ortadan
kalkacaktır. İkinçisi de, hakim sınıfların temsilcileri artık, biçiminin şöyle
ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını" düşünmezler;
"sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha
serbest, daha özgür bir biçiminin, proletaryanın genel olarak smıfların ortadan
kalkması için yürüttügü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştıracagını"
Bu nedenle "özellikle şartların devrim için
uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ahırından faydalanırlar’’
(age, s. 61); "parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar
altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek" imkanından yararlanırlar;
bu nedenle "şartların devrim için uygun olmadığı durumlarda", burjuva anlamında
demokratik bir parlamenter düzeni, faşist düzene tercih ederler ve savunurlar;
"ama, ,aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci
eleştirisini de bilirler".
"Şartların devrim için uygun olduğu" durumlarda ise ,
komünistler, burjuva parlamentarizminin en devrimci olanını bile kaldırıp bir
kenara atarlar; kitleleri, biçimi ne oiursa olsun,
mevcut burjuva diktatörlüğünü yıkmak için
harekete geçirirler.
Komünistlerin parlamentoya bakış açıları budur. Şafak
revizyonistlerinin bakış açısı ise, M. Belli, D. Avcıoğlu burjuvalarının bakış
açısıdır.
Bir noktayı daha belirtelim: Burjuva parlamentarizmi, burjuva
demokrasisinin bir göstergesi olmakla birlikte, faşist diktatörlükle asla
bagdaşmaz bir şey de değildir. Bu konuda Dimitrov yoldaşı dinleyelim:
‘Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler
hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik
ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir
kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki
mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle
parlamentoyu feshet- me yoluna gitmez.
Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki
burjuva partilerinin biraz
meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde
eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa,
faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasî tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da
rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı arttırarak
yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi
temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını
değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve
uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez "
(abç) (Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s. 60). Demek oluyor ki, bazı
şartlarda faşizm, "parlamentoyu
feshetme yoluna gitmeyebiliyor", "Sosyalist Demokrat Partiler
de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşuriyet elde etmelerine
göz yumabiliyor", "sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı
kaba ve uydur ma bir parlamentarizmle birleştirebiliyor".
şimdi, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonuna
geçelim:
Ülkemizin tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulları,
Türkiye’de parlamentarizmin başından beri "kaba ve uydurma" olmasına yol
açmıştır. Türkiye’de, yarı-sömürge, yarıfeodal yapıdan dolayı zayıf bir
burjuvazi mevcuttur. Zayıf burjuvazi, iktidarını koruyabilmek için daima
kitlelerin mücadelesini zorla ve şiddetle ezme yolunu seçmiştir; daha doğrusu o,
varlığını ve iktidarını korumak için buna mecburdur. Öte yandan, ülkemizde
iktidara zayıf burjuvaziyle birlikte feodalizm döneminin kalintısı kudurgan
toprak ağaları sınıfı da ortaktır. Bu sınıf, feodalizmin kanunu olan sopayı ve
cebiri, burjuva demokrasisinin yerine geçirmek için sürekli bir çaba
harcamaktadır; çünkü tutarlı bir burjuva demokrasisi, feodalizmin menfaati ile
çelişir. Bu iki nedenle, Türkiye’de burjuva deniokrasisi, başından beri,
Kemalist iktidar dönemi de dahil, faşizan ve feodal bir karakter taşımaktadır.
‘
Öte yandan uluslararası durum, burjuvaziyi ve toprak ağaları
sınıfını parlamentoyu benimsemeye zorlamaktadır, çünkü parlamentoyu da ortadan
kaldıran açık terörist bir diktatörlük, hem içerdeki halk kitlelerinin önünde,
hem de, dünya demokratik kamuoyu önünde, faşist çehresiyle sırıtıverecek ve kısa
zamanda tecrit olacaktır. Kitlelere ve dünya demokratik kamuoyuna karşı
"demokratik" görünebilmek, onları aldatabilmek için Türkiye’de hakim sınıflar,
başından beri "kaba ve uydurma bir parlamentarizmle" faşist suratlarını
maskelemeyi, sınıf menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. İşte, Türkiye’de
parlamentonun fonksiyonu budur: Faşizmi
maskelemek.
Türkiye’de parlamento, Kemalist iktidar döneminde de vardır
ve hatta o dönemde parlamento daha da "kaba ve uydurma"dır. Gerçekte mebuslar
seçimle değil, CHP yöneticileri tarafından ve hatta bizzat M. Kemal tarafından
tayin edilerek tespit ediliyordu. Tabi ki her
böigeden, kitlelerin en azıli düşmanları, çevrenin en zengini ve nüfuzlusu, ağa,
bey, eşraf, faizci, tefeci, patron, yüksek bürokrat, vb. meclise dolduruluyor,
parlamento böyle teşkil ediliyordu. Şafak revizyonistleri, bu gerçekleri
masumane(!) atlayıveriyorlar; "hakimiyet aracı"(!) olarak gördükleri "gerici
parlamentoyu 1950 sonrasına has bir şey olarak görüyorlar. Tekrarlayalım:
Türkiye’de gerici parlamento, 1950 sonrasına has bir şey değildir, başından
beri, Kemalist iktidar döneminden beri, hatta monarşik meşrutiyetten bu yana
mevcuttur ve başından beri de "kaba ve uydurma"dır; faşizmin suratına örtülmüş
"demokratik" bir peçedir.
1950 sonrasınm özelliği, parlamentosuz bir iktidarın yerini,
parlamentonun mevcut olduğu bir iktidarın alması değildir. Daha önce komprador
burjuvazi ve toprak ağalannın sadece hakim kliginin partisi varken, artık, diğer
komprador burjuva ve toprak ağası kliklerinin de partisi serbest edilmiştir;
hatta bu, 1950’den sonra değil; 1946’dan itibaren olmuştur. Bu arada, TSEKP
gibi, TSP gibi reformcu orta burjuva, partileri de, kisa bir süre boy
göstermişse de, bunlar derhal ezilmiştir. Ve "çok partili" sistemin, gerçekte,
komprodar büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının çeşitli siyasi kliklerine
parti kurma imkânı sağlamaktan başka bir fonksiyonu olmamıştır. Ülkemizde,
ikinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren ."çok partili" sisteme geçilmesinin
sebebi ise, Amerikan ve ingiliz emperyalizminin işbirlikçisi olarak boy gösteren
DP kliğini, yani, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının o güne kadar
muhalefette kalan ve siyasi örgütlenme imkânı bulamayan kliğini örgütlenme
imkânına kavuşturmak, Almancı faşist CHP kliğinin yerine, Amerikan ve İngiliz
uşağı DP kliğini iktidara getirmektir. Meselenin özü budur. Söz konusu olan,
bazı aklı evvellerin sandığı gibi, ne "faşizmden demokrasiye geçiş"tir, ne de
"gerici parlamento"nun "başımıza" bela edilmesi ve böylece "karşı-devrimin
pekiştirilmesi"dir! Söz konusu olan şey, ikisi de değildir.
şunu da belirtelim: Türkiye’de burjuva demokrasinin, sınırlı
da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı üç kısa dönem olmuştur. Birincisi,
Kurtuluş Savaşı’nın hemen ertesinde, TKP’nin henüz serbest olduğu kısacık dönem.
İkincisi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, TSEKP ve benzeri partilerin, sendikal
örgütlenmenin serbest bırakıldığı kısacık dönem. Üçüncüsü de, 27 Mayıs
darbesinden sonra gelen kısacak dönem. Bu üç kısa dönemde, nisbi demokratik bir
ortamın mevcut olmasının sebebi şudur: Kurtuluş Savaşı’na katılan kitlelerin ve
demokratik burjuva çevrelerinin etkinliği, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da bir
süre daha devam etmiştir. Aynı şekilde, Almancı faşist CHP kliğine karşı, İkinci
Dünya Savaşı sırasında yürütülen anti - faşist mücadelenin hızı ve etkinliği,
Saraçoğlu hükümeti düşürüldükten sonra da bir ‘ süre daha devam etmiştir. Yine
aynı şekilde faşist DP iktidarına karşı, 27 Mayıs öncesinde girişilen demokratik
nıücadelenin hızı ve etkinliği, 27 Mayıs’tan sonra da daha bir süre devam
etmiştir. Fakat her seferinde de, önderliği elinde tutan komprador büyük
burjuvazi ve toprak ağaları sınıfların siyasi klikleri, halk kitlelerinin ve
reformcu milli burjuvazinin mücadelesini kaldıraç yaparak iktidarı ele
geçirdikten sonra, bu mücadelenin hızını önce yavaşlatmış, sonra da her türlü
demokratik hakları çiğneyerek yarı - faşist veya faşist diktatörlüklerini adım
adım gerçekleştirmişlerdir. Türkiye’de parlamento başından beri, işte bu
iktidarların, yani komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yarı faşist
ve faşist diktatörlüklerinin maskesi olmuştur. Bugün de Türkiye, faşist
diktatörlük ‘altındadır. Ama bugün de yine, "kaba ve uydurma" parlamento devam
etmektedir ve bu kaba ve uydurma parlamentonun devam etmesini, bazı kesimleri
hariç bizzat faşist klikleri istemektedir.
Bu bağdaşmaz şeyleri, mesela M. Belli’nin askeri darbeciliği
ile Mao Zedung yoldaşın halk savaşı teorisini bağdaş tırma(!) maharetini
gösteren şafak revizyonistleri, şimdi de M. Belli ve D. Avcıoğlu’nun "bütün
kötülüklerin anası parlamentodur" safsatası ile, TİP’in ve Ecevit’in
"parlamenter ahmaklığını" bağdaştırma(!) maharetini göstermiştir. Şafak
revizyonistleri, bir yandan "gerici parlamentoyu emperyalizmin ve
işbirlikçilerinin hakimiyet aracı"(!) olarak görüyorlar; öte yandan
parlamentonun faşizımle asla bağdaşamayacağını, "her şeye rağmen" parlamentonun
iyi bir şey olduğunu ve savunulması gerektiğini iddia ediyorlar (Bak: PDA, sayı
27, Başyazı). Böylece, faşist kliklerle birlikte Türkiye’deki "kaba ve uydurma"
parlamentonun savunucusu durumuna düşüyorlar.
Özetleyelim: Her şeyden önce, parlamento, "emperyalizm ve
işbirlikçilerinin hakimiyet aracı" değildir,
"hakimiyet aracı" ‘ gerici devlet mekanizmasıdır, hakim sınıflar parlamentodan
vazgeçerek de hakimiyetlerini sürdürebilirler. İkincisi, Türkiye’de parlamento
1950’den sonra ortaya çıkmış değildir. Cumhuriyet döneminin başından beri ve
hatta meşrutiyet döneminde de parlamento mevcuttur; fakat parlamento başından
beri, Türkiye’de "kaba ve uydurma" bir şeydir, faşist ve yarı - faşist
diktatörlüklerin "demokratik" maskesidir.
Üçüncüsü, 1950 sonrasının özelliği, parlamentosuz bir
diktatörlükten parlamenter bir diktatörlüge geçilmesi değil, komprador büyük
burjuva ve toprak ağası sınıflalarının bütün kliklerinin siyasi örgütlenme
imkânına kavuşmuş olmasidır.
Şafak revizyonistleri, parlamentonun Marksist - Leninist bir
değerlendirmesini yaptıkları gibi, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonunu da asla
kavrayamamışlardır. Bu dar kafalı burjuvalar, hangi meseleye el atsalar içinden
çıkılmaz hale getiriyorlar (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 20. Maddenin
eleştirisi).
1l. şafak revizyonistleri, "siyasi ve iktisadi
buhran, Amerikan uşağı DP iktidarın 27 Mayıs 1960’da yıkılmasıyla
sonuçlandı" diyorlar. Üzerinde durulmaya bile
değmeyecek ölçüde saçma bir iddiadır bu. Burjuvazinin ve toprak ağaların
hakimiyeti devam edecek, feodal ağlarla örülmüş bir kapitalizm devam edecek,
fakat siyasi ve iktisadi buhran so- ‘ nuçlanacak(!).
Buhran, bugünkü iktisadi düzenin ve ona bağlı olarak sosyal ve
siyasi düzenin bizzat yapısında mevcut olan çelişmelerden doğmaktadır. Bu yapı,
muzaffer bir halk devrimiyle yıkılmadıkça, bu çelişmeler sona ermeyecektir; bu
çelişmeler sona ermediği sürece de, ne iktisadi ve ne de siyasi buhran
sonuçlanır. Şafak revizyonistleri, düzenin temellerine dokunulmadan, onun bütün
hastalıklarından kurtulabileceğini zannediyorlar. Böyle bir reçeteyi, "Marksizm
Leninizmi" "çürütmek" için, bütün gerici sınıflar ve onların "ilim adamları" da
anlıyorlar ama, henüz bulamadılar (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 20.
Maddenin eleştirisi).
12. Şafak revizyonistleri, 27 Mayıs hareketine orta
burjuvazinin önderlik; ettiğini ve darbeden sonra iktidarı orta burjuvazinin ele
geçirdigini, fakat daha sonra, iktidarı işbirlikçi
büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına
bıraktığını iddia ediyorlar. Bu doğru değildir. Daha
önce de belirttiğimiz gibi, darbeye önderlik eden, darbeden sonra iktidarı eline
geçiren İnönü’cü CHP kliğinin temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ve toprak
ağalarıdır. Orta burjuvazi ve gençlik, darbenin gerçekleşmesinde önemli bir rol
oynamışlardır ama, önder olarak değil, CHP kliğinin arkasına takılarak. Eğer
Şafak revizyonistleri, İnönücü CHP kliğini orta burjuvazinin temsilcisi olarak
görüyorlarsa; bir kere daha yanılıyorlar.
1965’te AP’nin tek başına iktidara gelmesiyle, orta
burjuvazinin iktidardan indiği kastediliyorsa, MBK iktidarının ve koalisyon
hükümetlerinin orta burjuvaziyi temsil ettiği kabul ediliyor demektir. Eğer
koalisyon hükümetleriyle birlikte orta burjuvazinin iktidarının sona erdiği
kastediliyorsa, bu sefer de sadece MBK iktidarının orta burjuvaziyi temsil
ettiği iddia ediliyor demektir. Gerçekte ise, hem MBK iktidarı dönemi, hem de
koalisyon hükümetleri dönemi büyük komprador burjuvazinin ve toprak ağaların
iktidarda olduğu dönemlerdir. Değişen şudur ki, komprador büyük burjuvazinin ve
toprak ağalarının bir kliği batarken, diğer kliği çıkmıştır. Mesele budur. işçi
- köylü kitleleri, kendi tecrübeleriyle 27 Mayıs hareketine Şafak
revizyonistlerinden daha doğru bir teşhis koymuşlardır (Bak: TİKP Program
Taslağı Eleştirisi, 21. Maddenin eleştirisi).
13. Kemalizm, hangi sınıfın ideolojisidir? Şafak
revizyonizmine göre, Kemalizm; orta burjuvazinin devrimci kanadının ideolosidir.
"12 Mart’tan Sonra Dünyada ve Türkiye’de Siyas Durum" broşüründe, faşizmin;
"orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin (abç) gözünü
boyamak..." istedigi söyleniyor (Bak: agy, s. 45). "Orta burjuvazinin Kemalist
kesimleri"nden kasıt, besbelli ki, orta burjuvazinin devrimci kesimleridir; yani
sol kanadıdır. geçirdiğini, fakat daha sonra, "ilim adamları" da arıyorlar ama,
henüz bulamadılar (Bak: TİİKP Program Taslağı Eleştirisi, 20. Maddenin
eleştirisi).
12. şafak revizyonistleri, 27 Mayıs hareketine orta
burjuvazinin önderlik; ettiğini??? ve darbeden sonra iktidarı orta burjuvazinin
ele "iktidarı işbirlikçi büyük burjuvaziye
ve toprak ağalarına bıraktığını " iddia ediyorlar. Bu doğru
değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, darbeye önderlik eden, darbeden sonra
iktidarı eline geçiren İnönü’cü CHP kliğinin temsil ettiği komprador büyük
burjuvazi ve toprak ağalarıdır. Orta burjuvazi ve gençlik, darbenin
gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamışlardır ama, önder olarak değil, CHP
kliğinin arkasına takılarak. Eğer Şafak revizyonistleri, İnönücü CHP kliğini
orta burjuvazinin temsilcisi olarak görüyorlarsa; bir kere daha yanılıyorlar.
‘
1965’te AP’nin tek başına iktidara gelmesiyle, orta
burjuvazinin iktidardan indiği kastediliyorsa, MBK iktidarın ve koalisyon
hükümetlerinin orta burjuvaziyi temsil ettiği kabul ediliyor demektir. Eğer
koalisyon hükümetleriyle birlikte orta buıjuvazinin iktidarının sona erdiği
kastediliyorsa, bu sefer de sadece MBK iktidarının orta burjuvaziyi temsil
ettiği iddia ediliyor demektir. Gerçekte ise, hem MBK iktidarı dönemi, hem de
koalisyon hükümetleri dönemi büyük komprador buıjuvazinin ve toprak ağalarının
iktidarda olduğu dönemlerdir. Değişen şudur ki, komprador büyük burjuvazinin ve
toprak ağalarının bir kliği batarken, diğer kliği çıkmıştır. Mesele budur. İşçi
- köylü kitleleri, kendi tec- rübeleriyle 27 Mayıs hareketine Şafak
revizyonistlerinden daha doğru bir teşhis koymuşlardır (Bak: TİİKP Program
Taslağı Eleştirisi, 21. Maddenin eleştirisi).
l3. Kemalizm, hangi sınıfın ideolojisidir? Şafak
revizyonizmine göre, Kemalizm; orta burjuvazinin devrimci kanadının
ideolojisidir. "l2 Mart’tan Sonra Dünyada ve Türkiye’de Siyasi Durum"
broşüründe, faşizmin; "orta burjuvazinin Kemalist kesimlerinin
(abç) gözünü boyamak..." istediği söyleniyor (Bak: agy, s. 45).
"Orta burjuvazinin?? Kemalist kesimleri"nderi kasıt, besbelli ki, orta
burjuvazinin devrimci kesimleridir; yani sol kanadıdır. sınıfı kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir.
Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve
sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme
ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov, yoldaşın verdiği
örnekleri, Adana - Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini
bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar.
Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin
zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti
yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği
ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için
yeterli sebebtir. Sonu gelmez "örfi idareler" memleketi kasıp kavurmaktadır ve
her bir "örfi idare" yıllarca sürmektedir; meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç
yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da
ve bütün yasalar da öyledir,ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.
Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması,
azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme
ve kitle katliamı demektir.
Kemalizm.’in "istiklâl-i tam" ilkesi demek, yarı - sömürgelik
şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı - sömürge
Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz - Fransız emperyalizmine ve daha sonra
Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demek’tir.
Şnurov’un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşligi,
milli düşmanlıklarından korumak için, Adana - Nusaybin demiryolu grevinde olduğu
gibi, işçileri kurşuna dizmişrir.
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize
hışımla soracaklar: Peki öyleyse, ağır basmıştır, Kemalist iktidar, birçok
defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerini menfaatlerini Kemalistleri SSCB
ve Lenin niçin destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin,
Japonya’ya karşı Guomindang’ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi.
ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın geri
ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarını, mesela Yahya
Han’nın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine
karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun
için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz -
Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin
yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla
yararlandılar. Mesele budur.
Kemalizme dalkavukluk eden revizyonistler; hışımla
bağıracaklar: "Siz, Kemalizmin milli kurtuluşçu yönünü reddediyorsunuz". Hayır!
Biz sadece Kemalizmin "milli kurtuluşçuluğunun" niteliğini doğru tespit
ediyoruz. Kemalizmin milli kurtuluşçuluk olarak gördüğü şey, sömürge yapinın
kalkması, fakat yarı - sömürge yapının olduğu gibi muhafaza edilmesidir;
emperyalizmin doğrudan hakimiyetinin kalkması fakat dolaylı hakimiyetinin olduğu
gibi devam etmesidir; emperyalizmle iktisadi ve siyasi işbirliğidir;
emperyalizme siyasi bakımdan yarı - bağımlılıktır. Kemalistler, sömürgeciliğe
niçin karşıdırlar? Bu sorunun cevabını Şnurov yoldaştan daha önce aktardık. Bir
kere daha okuyalim:
... Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye
tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri
üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleriyle
sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve büyük toprak sahibi, aynı zamanda
tefeci’ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısıydı. Bu ağaların
bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyva işleyen küçük imalathaneleri ve diğer
ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan
satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar.
"Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine
yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele
geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm - kalım sorunuyla karşı karşıyaydı.
Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini
desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan
yabancı kapitale bağlı kalırsa , yurdun öz ticaret ve sanayı ergeç ölecekti,
tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak
sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın
kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk ustalıkla yabancı
kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü.
Kemalistleri, sömürgeliğe karşı
çıkaran sebepleri
Kemalistleri, sömürgeliğe karşı çıkaran sebepler işte,
Şnurov yoldaşın işaret ettiği sebeplerdir. Japon emperyalizminin işgaline karşı
çıkan Çan Kay-şek ve onun temsil ettiği sınıflar ne kadar milli kurtuluşçu ve
devrimcisiyse, M. Kemal ve onun temsil ettiği sınıflar da, o kadar milli
kurtuluşçu ve devrimcidir. Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları
sınıfıy- la kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek,
sınıf kardeşliği etmek demektir. Bütün bu gerçekler, Kemalizmin sınıf
karakterini, hangi sınıfın ideolojisi olduğunu açıkça gösteriyor:
Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazinin
sağ kanadının ideolojisidir. Kemalizm faşizmle bağdaşmaması bir
yana, Kemalizm, bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir
diktatörlüktür. 1930’ları yaşayan birinden dinleyen eski bir devrimci arkadaşın
ifade ettiğine göre, o günlerde TKP’nin şiari şudur: "Kahrolsun Kemalistlerin
faşist diktatörlüğü". Ama bu şiar, her nedense sonraları terkedilmiştir. "M.
Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır" diyorlar.
Halkımızın tarihi, zaten tümden ilericidir. Bütün
dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal, halkımızın
tarihinin bir parçası değil, komprador büyük burjuvazinin ve
toprak ağalarının ve onlarla birleşen orta burjuvazinin sağ kanadının, yani
gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Meselâ,
bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihi- nin bir parçasıysa(!), M.
Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır(!). şafak
revizyonistleri, M. Kemal’i, Sun Yat-sen’e benzetiyorlar. M. Kemal, Sun
Yat-sen’e değil, Çan Kay-şek’e benzer hatta Türkiye’nin Çan Kay-şek’idir. Sun
Yat -sen, ülkesinde komünistlerle ittifaktan yanadır; birçok komünist, bu arada
Mao Zedung yoldaş, Sun Yat-sen’in partisinin merkez komitesindedir. Sun Yat-sen,
Sovyetler Birliği ile samimi ve yakın bir dostluk kurmuştur. Sun Yat-sen, işçi -
köylü yığınlarının hayat seviyelerinin yükseltilmesinden ve onlara burjuva
demokrasisinin verebileceği azami hak ve özgürlüklerin verilmesinden yanadır;
hayatta olduğu sürece de, bunun için mücadele etmiştir. Sun Yat-sen, toprak
ağaları sınıfının amansız düşmanıdır; onlara karşı köylü kitlelerinin menfaa-
tinden yanadır. Sun Yat-sen kapitalistlerin ve toprak ağaları- nın değil, köylü
kitlelerinin sözcüsüdür. Lenin yoldaşın daha 1912 yılında Sun Yat-sen için
söylediklerine kulak verelim: ... cumhuriyete kavuşan militan ve başarılı Çin
demokrasisinin bu aydın sözcüsü... ilerici bir Çin demokratı olduğu halde tıpkı
bir Rus gibi düşünmekte. Bir Rus
Narodniğine benzerliği öylesine ki (abç), temel
fikirlerde ve birçok ifade biçimlerinde tam bir özdeşliğe kadar varıyor" (Doğuda
Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 62). Narodnikler, bilindiği gibi, Rusya’da
köylü kitlelerinin menfaatini temsil eden bir küçük - burjuva
demokratik hareketinin mensuplarıydılar. Bunların amacı istibdata
son verilmesi, büyük toprakların köylülere dağıtılmasıydı. Narodniklerin
yanlışı, tutarli demokratik devrim programını sosyalizm sanmalarıydı. . "Rus
burjuva demokrasisi, uzak ve yalnız öncüsü soylu Herzen’le başlayarak, ta yığın
temsilcilerine, 1905’in Köylü Birliği üyelerine, 1906 - 1912’nin ilk üç
Dumasındaki Trudovik milletlerine kadar, Narodnik bir renk taşımıştır. Şimdi
bakıyoruz [Sun Yatsen’in temsil ettiği] Çin’deki
burjuva demokrasisi ile aynı Narodnik rengi taşyor"
(age, s. 63). Aynı kitabın dipnotunda şunları
okuyoruz: "Köylü Birliği , 1905’te [Rusya da l kurulan devrimci
bir köylü örgütüdür... Tarım programı, toprakta özel
mülkiyetin kaldırılmasını, hükümet, kilise ve krallık
topraklarının tazminat ödenmeksizin köylülere devredilmesini öngörüyordu"
(abç). ‘Trudovikler, Birinci Duma da bir köylü milletvekilleri
grubu, Nisan 1906’da küçük-burjuva demokratlar
tarafından kurulmuştur. "Trudovikler,
Narodnik eşit toprak tasarrufu programını benimsiyor,
toprak sahiplerinin topraklarıyla hüküınet kilise ve çarlık topraklarının
köylülere devrini, toprak eşitsizliğinin ve milli
eşitsizliklerin kaldırılmasını, genel oy hakkının tanınmasını
istiyorlardi’ (abç). Lenin yoldaş, Sun Yat- sen’i işte bu köylü
temsilcisi devrimci demokratlara benzetmektedir. Bu benzerlik o
kadar ki, Sun Yat-sen de Narodnikler gibi, tutarlı ve militan demokratik devrim
programına "sosyalizm" adını vermektedir. Lenin yoldaşı okumaya devam
edelim: "Sun Yat-sen’in programının her bir satırında militan ve
içten bir demokrasi ruhu seziliyor. Program bir ‘ırk’ devriminin
yetersizliği nin iyice anlaşıldığını göstermektedir. Siyasi sorunları
önemsemenin, hatta siyasi özgürlüğün değerini küçümsememenin dahi, ya da Çin
‘sosyal reformu’nun, Çin Anayasa reformlarının, vs. Çin istibdatıyla bağdaşa
bilirliği fikrinin tek bir izi yok bu’ programda. Tam demokrasi ve
cumhuriyet dileginden yana bir program bu... Çalışan ve sömürülen halka
yükselmekte??? olan bir sınıfın, gelecekten korkmayan, geleceğe
inanan ve kendini feda etmeyi göze alaraktan, gelecek için çarpışan bir sınıfın;
imtiyazlarını korumak için geçmişin ayakta kalmasına ya da yeniden başa
geçmesine bel bağlayan bir sınıfın??? değil, geçmişten nefret eden ,geçmişin
duyulan içten yakınlığı,
halkın gücüne ve davasının haklılığına
duyulan inancı dile getiriyor" (abç) (age, s.
63).
Lenin yoldaş devam ediyor:
"Çin’de Cumhuriyetin Asyai geçici cumhurbaşkanı [Sun
Yat-senl, çökmekte olan değil ölü ve boğucu çürüyüklerini nasıl temizleyip
atacağını bilen bir sınıfın soyluluğu ve kahramanlığına sahip bir devrimci
demokrattır" (age, s. 64). .
Lenin yoldaş, Sun Yat-sen’in hangi sosyal sınıfa dayandığını
da açıkça işaret ediyor:
"Tarihi olarak hala ilerici bir davanın savunuculuğunu
üzerine alabilecek güçte olan bu Asya burjuvazisinin başlıca temsilcisi, ya da başlıca sosyal dayanağı Köylü’dür" (abç), (age, s. 65).
Lenin yoldaş, Asya’da burjuvazinin bir başka kesimine daha
işaret ediyor:
"Ve onun yanısıra [yani köylülerin yanısıra l, Yuan Şihkay’
gibi önderleri pekâlâ ihanet edebilecek tinette bir liberal
burjuvazi (abç) vardır" (aynı yerde).
Lenin yoldaşın liberal burjuvazi
ile neyi kastettiğini biraz sonra belirteceğiz. Şimdi onun, Sun
Yat-sen hakkında söylediklerini okumaya devam’edelim:
"Emekçi yığınları harekete geçiren, onlara
mucizeler yarattıran ve Sun Yat-sen’in siyasi programının her bir satırından
dışarı satırından dışarı vuran o büyük, içtenlikle
demokratik heyecan olmaksızın, Çin halkının yüzyıllar süren
esaretinden kurtulmasına imkan yoktur" (abç) (aynı yerde).
Lenin yoldaş aynı yazıda Çin’deki üç sosyal gücü
birbirinden ayırıyor ve bunların nasıl bir siyaset izlediklerini
ve izleyebileceklerini de belirtiyor: ‘
"Imparator, muhakkak, yeniden başa geçmek için feodal
beyleri, . bürokrasiyi ve din adamlarını birleştirmeye çalışacaktır. Liberal
kralcılıktan liberal cumhuriyetçiliğe daha henüz geçen ( o da ne zamana kadar?)
bir burjuvazinin temsilcisi Yuan Şih-kay, krallıkla devrim arasında kaypak bir
siyaset izleyecektir. Sun Yat-sen’ in temsil ettiği devrimci burjuva
demokrasisi, siyasi ve tarımsal reformlar konusunda köylü yığınlarının.
insiyatifini, kararlılığını ve gözüpekliğini azami ölçüde geliştirme yoluyla
Çini yenileştirmeye çalışmakla doğru hareket etmektedir" (age, s. 68
-69).
Nihayet Lenin yoldaş Çin’de, ilerde kurulacak bir proletarya
partisinin, Sun Yat-sen hareketine karşı nasıl bir tutum takınacağını da büyük
bir uzak görüşlülükle tespit ediyor:
"Bir ihtimal, proletarya bir çeşit Çin Sosyal - Demokrat İşçi
Partisi [yani Çin Komünist Partisi I kuracak ve bu parti, Sun Yat-sen’in küçük -
burjuva ütopyalarıyla gerici görüşlerini [yani demokratik devrim programına
‘sosyalizm’ demesini l eleştirmekle birlikte, köylü hareketidir.
ÇKP, elbette bu mirasa sarılacaktır. M. Kemal hareketiyle bunun
arasında bir muhakkak ki onun siyasi ve tarımsal programının devrimci demokratik
özünü. ortaya çıkarmaya, savunmaya , geliştirmeye dikkat edecektir (age, s.
69).
Sun Yat-sen hareketi, görüldüğü gibi geniş köylü kitlelerine
dayanan, onları harekete geçiren, gerçekten devrimci ve militan bir benzerlik
var mıdır? Yoktur ama, M. Kemal ile liberal burjuvazinin hareketi olan Yuan
Şih-kay hareketi arasında, tam bir benzerlik vardır.
Liberal burjuvazi kavramıyla Lenin yoldaşın kastettiği
nedir?
"Burjuvazinin siyasi yönden en az gelişmiş kanadı adına
hareket eden eğilimi liberal, burjuvazinin daha fazla
gelişmiş kesimi ile küçük - burjuvazi adına hareket eden eğilim de
liberal demokratik eğilim "dir (abç) (Bir Adım İleri,
İki Adım Geri, s. 156).
"Bizde, [Rusya dal liberal demokratik eğilimin en demokratik
kesimi olan Sosyalist - Devrimciler..." (age, s. l 56).
Rusya’da Sosyalist - Devrimciler, bilindiği gibi,
Narodniklerin devamıdır. Lenin, Sun Yat-sen hareketini Narodniklerle aynı
gördüğüne göre, demek ki, Sun Yat-sen hareketini de, "liberal
demokratik eğlimin en demokratik kesimi" olarak
değerlendirmektedir.
Bugün yarı - sömürge ve yarı - feodal ülkelerde Lenin
yoldaşın liberal - demokratik dediği eğilimin temsil
ettiği sınıflara, proletarya önderliğindeki halkın birleşik cephesine katılan
milli burjuvazinin devrimci kanadı, şehir küçük burjuvazisi ve köylülerdir, yani
orta köylülerdir. Lenin yoldaşın liberal dediği
eğilimin temsil ettiği sınıflar ise, milli burjuvazinin karşı - devrim safında
yer alan gerici kanadı ve komprador büyük burjuvazidir (Rusya’da bu eğilimi
Kadet ler temsil etmekteydi).
Sun Yat-sen hareketi, liberal - demokratik
eğilimin en demokratik kesimi olduğu halde, yani orta köylüleri temsil ettiği
halde, Kemalist hareket, lolduğu halde, yani orta köylüleri temsil
ettiği halde, Kemalist hareket, liberal eğilimi, yani
orta buıjuvazinin sağ kanadını ve komprador Türk büyük burjuvazisini temsil
ediyordu. Bu iki hareket arasında, böylesine kıyas kabul etmez, önemli bir fark
vardır. Şafak revizyonistleri, işte bu son derece önemli farka gözlerini
kapıyorlar.
14. şafak revizyonistleri, "M. Kemal’in ‘istiklâl-i tam’
ilkesinin mirasçısıyız, bu mirası faşistlere terkedemeyiz; ona sıkı sıkıya
sarılmalıyız" diyorlar. Bu "miras" denilen şeye komünistlerin neden
sarılamayacağı, zannederiz ki yeterince açıklığa kavuşmuştur. Bu "miras"ı bugün,
M. Kemal’in yakın silah arkadaşı İ. İnönü devam ettiriyor, Nihat Erim devam
ettiriyor, bunların izinde yürüyenler devam ettiriyor. Bu kişilerin ve bunların
mensup olduğu örgütlerin bugün hangi sınıfları ve hangi eğilimi temsil ettiğini
biliyorsunuz. Hatta Bülent Ecevit, Şafak revizyonistlerinin dört elle sarıldığı
"miras"ı birazcık eleştirdiği için, Kemal Satır güruhunun saldırısına uğradı.
Şafak revizyonistleri, bu, "miras" diye her olur olmaz şeye hırsla sarılan aç
gözlü bezirgânlar, M. Kemal hareketini değerlendirirken, Ecevit’in daha sağına
düşmekte, Kemal Satır güruhuna yaklaşmaktadırlar.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede silah haline
getirilmesini çok iyi bilirler. Ama, "miras" diye gerici şeylere sarılmak, halk
kitlelerinin aldatılmasında, gericilerle ağız birliği etmek, onlara suç
ortaklığı etmek olur. "Miras" diye gerici şeylere sarılmak, bizi kitlelerle
kaynaştırmaz, tersine, onlardan koparır. Kemalizme miras diye sarılmak, bizi
Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi - köylü yığınlarından, emekçilerden
koparır. Evet, bugün hakim sınıflar tarafından kafası Kemalizm konusunda yanliş
fikirlerle doldurulmuş, Kemalizme sempati duyan işçi ve köylü yığınları da
vardır. Ama eğer bu yanlış fikirlerle mücadele etmezsek, eger bu yanliş
fikirleri işçilerin ve köylülerin kafasından söküp atmazsak, emekçi yığınlarının
çeşitli kesimleri arasında, çeşitli milliyetlere mensup emekçiler arasında tam
bir birlik, dayanışma ve güven sağlayamayız. Ayrıca, bugün açısından gerici
sınıflara karşı doğru ve başarılı bir mücadele yürütemeyiz.
Kemalizmin ilkelerini (bu ilkelerin neler olduğunu gördük)
savunan ve uygulayan askeri faşist diktatörlükler karşısında kitleleri silahsız
bırakmış oluruz. Kemalist diktatörlük Yahya Han diktatörlüğünden farksızdır;
biz, kitlelere böyle bir rejimi sempatik gösteremeyiz. Şafak revizyonistlerinin
yaptığı şey budur.
Komünistler, tarihin devrimci mücadelede bir silah haline
getirilmesini bilirler. Kurtuluş Savaşı’nda canıyla, kanıyla destanlar yaratan
halk kahramanları vardır, meselâ bir Karayılan vardır, biz bunların
mücadelelerinin mirasçısıyız. Biz, yığınların tükenmez enerjilerinin, mucizeler
yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçısıyız. Her fırsatta
yığınların mücadelesini kanla ve zorbalıkla bastırmaya çalışanların, onlara
düşmanlık gösterenlerin değil!
Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar yenilmez bir
güce sahip olurlar. Meselâ, Marksizm - Leninizm - Mao Zedung Düşüncesi böyle bir
silahtır. Kitlelerin devrimci tecrübeleri böyle bir silahtır.
Bazı silahlar da vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini
yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte
Kemalizm böyle bir silahtır! Şafak revizyo- nistleri böyle bir silahı elimize
almak istemediğimiz için, bizi diledikleri gibi suçlayabilirler. Ama, biz de,
onların sağa sola reklam ettikleri bu silahın gerçek mahiyetini yığınlara ve
devrimci kadrolara anlatmaktan geri durmayacağız.
15. Şafak
revizyönistleri, "Lenin - Stalin ve Mao Zedung’un, M. Kemal tahlilleri bize ışık
tutmalıdır" diyorlar. Evet, biz de aynı kanaatteyiz. Böyle bir ışığa çok
ihtiyaçları var çünkü. Baksanıza, karanlıkta el yordamıyla yürümeye çalışan
körlere benziyorlar. Ama, bunlarınki körlüğün başka bir çeşidi: Siyasi
körlük.
Not: Ocak 1972’de yazıldı. Ağustos 1972’de
revizyonizmle örgütsel ayrılıktan sonra aslına bağlı kalınarak yeniden kaleme alındı.
|
|
|
|
|
|
Yeni Sayfa 3 | Ibrahim KAYPAKKAYA | Komunist Önder Diyor ki |
Benim,bahsettiginiz TIIKP adli örgütle hic bir bagintisi olmayan kisisel nitelikteki faaliyetlerim,Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye Isci Köylü Kurtulus Ordusu saflarina katilmama kadar sürmüstür.Sonradan katildigim bu örgütlere ne zaman katildigimi hatirlamiyorum.TKP/ M-L ve ona bagli TIKKO örgütlerinin kimler tarafindan kuruldugunu ve yönetildigini bilmiyorum.Yanliz bu örgütlerin saflarina katildigimi ve onlarin illegal üyesi ve taraflisi oldugumu saklamiyorum ve bu örgütlerin üyesi olmaktan bir kivanc duyuyorum. Kemalizm konusunda, metindeki görüşlere katılmıyorum. Kemalizm daha kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı-devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir. Mao Zedung'un Yeni Demokrasi kitabında aldığı dipnotunda, Stalin de bundan bahsediyor. Ayrıca Şnurov'un kitabındaki bilgiler son derece öğreticidir. M. Kemal'in "tam bağımsızlık ilkesi" pratikte de (1938'e kadarki iktidar döneminde) görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı-sömürgeciliği seve seve kabullenmesidir. M. Kemal'in Sun Yat-sen ile kıyaslanması doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-şek'le kıyaslanabilir. Esasen biz komünist devrimciler,prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüslerimizi hic bir yerde gizlemeyiz.Ancak örgütsel faaliyetlerimiz örgüt icerisinde olmayip da bize yardimci olan sahis ve gruplari aciklamayiz.Kisisel sorumlulugum acisindan gerekeni zaten söylemis bulunuyorum.Ben buraya kadar anlattiklarimi samimiyetle inandigim Marksist-Leninist düsünce ugruna yaptim.Ve sonuctan asla pisman degilim.Ben bu ugurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek calistim ve neticede yakalandim.Asla pisman degilim.Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene ayni sekilde calisacagim. Hareketimizin niteliğini ve nihai hedeflerini en kesin, en açık ve en doğru bir şekilde ifade eden ve pratikte de işçi sınıfının ve diğer emekçilerin bilinçlenmesine katkıda bulunan ve bizi her türden sosyalizm hainlerinden ayıran adlandırmanın TKP (M-L) olacağı açıktır.Her şeyden önce, TKP (M-L) bilimsel olarak doğrudur. Ve bizim nihai hedefimizin tam ve açık bir ifadesidir. Çünkü: Mârkisist-Leninist hareket, bugün Türk hakim sınıflarının Kürt milletine ve azınlık milliyetlere uyguladığı milli baskıların en amansız ve en kararlı düşmanıdır; milli baskılara, diğer diller üzerindeki baskılara, milli imtiyazlara karşı en önde mücadele eder. Kemalist Diktatörlük İşçiler; Köylüler, Şehir Küçük-Burj uvazişi, Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür: Önümüzde cetin ama sanli mücadele günleri var...Sinif mücadelesinin denizine bütün varligimizla atilalim.....Bu mücadelede kahraman isci sinifimiza .Özverili ve cilekes köylülerimize,Yigit gencligimize sonsuz bir güven duyalim… Demiri de kömürüde de sökeriz aman, Bugdayi da pirinci de ekeriz aman. Fasizme icimizden kan damlayan kiliciz, Bir gün gelir kinimizi dökeriz aman... | |
 |
|
|