TİİKP PROGRAM TASLAĞI ELEŞTİRİSİ
OCAK 1972
Komünizmin büyük önderi ve öğretmeni Marks
şöyle diyordu
"İleriye doğru atılan her adım, her gerçek
ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir."
Bu sözler, hiç bir zaman değerini ve
geçerliliğini yitirmeyen bir temel kanun niteliğindedir.
İleriye doğru adımlar atmak, gerçek bir ilerleme sağlamak,
başlıca amacımız olmalıdır. Öte yandan, yeni bir programın
büyük önem taşıdığını da akıldan çıkarmamalıyız:
"Genel olarak bir partinin resmi programının o
partinin hareketlerinden çok daha az önemli olduğu doğrudur.
Ama yeni bir program, herkesin gözü önünde yükseklere çekilen
bir bayrak gibidir ve herkes parti hakkında hükmünü buna göre
verir" (Engels).
şimdi biz, herkesin gözü önünde yükseklere bir
bayrak çekiyoruz
Bu bayrak, proletaryanın Kızıl bayrağı olacaksa,
onun kızıllığını bozan bütün lekeler, ciddi ve titiz bir
çabayla silinip atılmalıdır.
Program Taslağı’nı bu amaçla eleştirdik.
I. BÖLÜM
Bilimsel olarak doğru olması ve proletaryanın
siyasi bilinçlenmesine katkıda bulunması için partimizin adı
ne olmalıdır?"
Lenin 1917’de bu soruyu sormuş ve şöyle cevap
vermişti:
"Marks ve Engels’in yaptıkları gibi, kendimize
komünist partisi
adını
vermeliyiz.
"Marksist olduğumuzu yeniden ilân etmeliyiz,
temel olarak
Komünist
Manifestosu’nu
almalıyız."
Biz de aynı soruya şöyle cevap vermeliyiz:
Marks Engels Lenin, Stalin ve Mao Zedung’un
yaptığı gibi kendimize
komünist
partisi
adını
vermeliyiz. Komünist sıfatını hiç bir tereddüde düşmeden
benimsemeliyiz. Fakat bu yetmez. Çünkü, birinci olarak,
ülkemizde bu şanlı sıfatı kendisine yakıştıran revizyonist bir
burjuva kulübü vardır. Ve biz kendimizi bu kulüpten kesinlikle
ayırmak zorundayız. İkinci olarak, komünist adını alan
partilerin çoğu bugün revizyonizmin ve reformizmin batağına
batmışlardır. Bunlar proletaryanın değil, burjuvazinin
partileridir. Devrimin değil, karşı-devrimin aracıdır.
Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde bu partiler,
burjuvazi ve gericiler üzerinde proletarya diktatörlüğünün
değil, işçiler ve diğer emekçi halk üzerinde burjuva
diktatörlüğünün aracıdır.
Biz kendimizi bunlardan da kesinlikle ayırmalı,
komünist kelimesine ilave olarak
Marksist -
Leninist sıfatını
da
kullanmalıyız.
Önce diğer isimler üzerinde duralım:
İhtilalci İşçi - Köylü Partisi adlandırması
niçin yanlıştır? Çünkü, bizim gerçek niteliğimizi, nihai
hedefimizi belirtmiyor. Biz işçi sınıfı hareketiyiz, onun öncü
müfrezesiyiz. Köylü hareketi asla değil. Ülkemizin bugünkü
somut şartları bize köylülükle ilgili görevler yüklüyor, ama
bu geçicidir, bizi asıl görevimize yaklaştıran geçici bir
adımdır. Köylülük, kitle olarak, bir bütün olarak, "üretim
araçlarının özel mülkiyeti alanında" bulunmaktadır. Ve
kapitalist toplumun temelinin muhafazasından yanadır. Köylülük,
modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya doğru giden bir
sınıftır. Oysa proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını
koparmıştır. Modern sanayiin özel ürünü ve asıl ürünüdür.
Modern sanayiin gelişmesiyle birlikte gelişir ve güçlenir.
Geçmişi değil, geleceği temsil eder. Yok olanı değil, büyüyüp
gelişeni temsil eder. Özel mülkiyetin muhafazasını değil,
kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Bu nitelikleri
dolayısıyla da, toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu
düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih, işçi
sınıfının omuzlarına yüklemiştir. İşte biz, bu sınıfın öncü
müfrezesiyiz ve bu yüzdendir ki, partimizin önüne bir de köylü
sıfatının eklenmesi, demokratlarından (THKO, THKP, TİP, vs...
den) kendimizi ayırmak için "komünist" olduğumuzu söylüyoruz.
Bizi onlardan kesin çizgilerle ayıran en iyi kavram da bu
oluyor ve bu tutum, en kararlı ihtilâlci yoksul köylülerin
saflarımızda toplanmasına hizmet ediyor.
TİİKP adlandırmasının, bizi bugün için geri
olan unsurlara yaklaştırırken, ileri unsurlardan da
uzaklaştıracağını söyledik. Denilebilir ki, ileri unsurlardan
niçin kopalım? Biz komünist olduğumuzu saklamayacağız ki, işte
programımızda ve tüzüğümüzde nihaî hedefimizin komünizm
olduğunu yazıyoruz. Peki öyleyse, niçin partimizi de
komünist
olarak
adlandırmayalım? Tüzük ve programımızda komünist olduğumuzu
söylemek, bizi bilimsel olarak yanlıştır. Birinin varlığı,
diğerini imkânsız kılar.
Bugüne kadar kendisine
köylü partisi
adını veren partiler olmuştur. Fakat bunlar
genellikle, nihayet burjuva demokrasisini en son sınırlarına
kadar genişletmek isteyen partilerdi. Sosyalizmi ve komünizmi
amaçlayan partiler değil. Yani,
küçük-burjava
demokratlarıydı; Proletarya partileri de, şartların gerekli
kıldığı hallerde burjuva demokrasisini son sınırlarına kadar
genişletmek ister ve bunun için aktif ve kararlı olarak
mücadele eder ama bunu, proleter demokrasisine geçişin
Proletarya partileri de, şartların gerekli
kıldığı hallerde burjuva demokrasisini son sınırlarına kadar
genişletmek ister ve bunun için aktif ve kararlı olarak
mücadele eder ama bunu, (yani proleter diktatörlüğüne geçişin)
bütün ön şartlarını yaratmak için yapar. Orada durmak ve
onunla yetinmek için değil. Peki, yoksul ve aşağı orta halli
köylülerin de proletarya ile birlikte proletarya demokrasisi
için mücadele etmesi neyi gösterir? İşçi sınıfı ile bunların
arasında bir fark olmadığını mı? Hayır! Sadece, kapitalizmin
temelleri yıkılmadıkça, bu köylü tabakalarının kesin
kurtuluşlarının da imkânsız olduğu, bunların kesin
kurtuluşunun proletaryanın kurtuluşuna bağlı olduğunu. Öte
yandan, bunlar, proletaryanın vazgeçilmez önder rolü olmadan,
burjuva demokrasisinden bir adım bile öteye ilerleyemezler.
Bugün ülkemiz şartlarında ise, proletaryanın önderliği olmadan,
değil proletarya demokrasisine geçmek, burjuva demokrasisini
bile son sınırına kadar genişletemezler. Kaldı ki, köylü
kavramı sadece yoksul ve aşağı - orta halli köylüleri değil,
zengin ve orta köylüleri de içine alır. İşçi - Köylü Partisi
adlandırması, pratikte de sadece burjuva demokrasisi ile
proletarya demokrasisi arasındaki kesin farkı silerek,
proletaryanın sınıf bilincini bulandırmaya yarar
Peki...
Kanunilik
endişesiyle konulan "TSEKP", "TİÇSP" adlarını
taklit etmeli miyiz? Kesinlikle hayır. Çünkü, her şeyden önce
bizim partimiz "kanuni" bir parti değil, kanunlara rağmen
kurulan ve var olacak olan bir parti olmalıdır. ikinci olarak,
böyle bir adlandırma,
kanunîlik
endişesiyle bile yapılsa,
yanlıştır
"TİİKP" adlandırmasının, işlerimizi
kolaylaştıracağı özellikle köylülere yaklaşmamızı ve onlarla
kaynaşmamızı kolaylaştıracağı doğru mudur? Belki geçici olarak,
feodalizmin ve burjuvazinin gerici şartlandırmasının etkisinde
olan köylülerle yakınlaşmamızda ve kaynaşmamızda böyle bir
kolaylık söz konusu olabilir. Ama bu bile,
ileri
işçilerden ve yoksul köylülerden
uzaklaşma
ve
kopma
pahasına olabilir.
Çünkü ileri işçiler, köylüler ve hatta aydınlar,
artık kendisini korkusuzca
komünist
olarak adlandıran ve gerçekten bu isme layık
olan bir harekete güven duyuyorlar. Böyle işçilerin,
köylülerin sayısı da her gecen gün artıyor. Biz, köylüler
arasındaki çalışmalarımızda küçük burjuva ve burjuva
kitlelerden koparmıyor da, partimizin adı niçin koparsın! Ya
tutarlı olmak için tüzük ve programdan da komünizmle ilgili
her şeyi çıkarmak, kitleye açık her türlü parti yazısında, bu
kelimeden ve onu hatırlatacak her şeyden, giderek Marks’ı,
Engels’i, Lenin’i, Stalin’i ve Mao Zedung’u zikretmekten
kaçınmak, komünist propagandadan vazgeçmek zorundayız ve
böylece tavizciliğe boyumuza kadar batarak, proleter
devrimciliğinden uzaklaşmak zorundayız ya da geri bilince ve
gericiliğin şartlandırmalarına vs... boyun eğmeyi reddederek
başından itibaren, tavizsiz bir şekilde proleter
devrimciliğine sarılmak, böylece en ileri unsurlarla
birleşirken, geri unsurları da ilerletmek zorundayız.
İkisinden biri.
Bu adlandırmayı benimseyen arkadaşların ikinci
kanıtı şu: TİİKP adlandırması, kitlelerin İşçi - Köylü
hareketiyle partimiz arasında bağ kurmasını sağlayacak ve o
hareketin taraftarları, etkilediği unsurlar yeni hareketimizin
saflarında toplanacaklardır. Bence bu da yanlıştır. Çünkü, her
şeyden önce bu bağlantıyı, siyasî polis kuracaktır. Legal
yayın faaliyetinin etrafında şu veya bu ölçüde çalışan, ona
abone olan, bağış yapan vb... gibi herkesi, yeni dönemin
illegal parti faaliyetinden sorumlu tutacaktır. Böyle bir
durumda yapılacak ve yapılması en doğru olan şey, legal
faaliyetle illegal faaliyet arasındaki bağı, siyasî polise
karşı en büyük bir dikkat ve titizlikle gizlemektir. Yanlıştır;
çünkü, İşçi - Köylü hareketi saflarındaki en iyi unsurlar,
zaten, daha şimdiden hareketimizin saflarındadır ve gittikçe
de toplanmaktadır. Onların içindeki işe yarar herkesi
saflarımızda gerçekten toplayacak olan şey, böyle bir isim
benzerliği
değil sıkı,
enerjik, kapsamlı ve iyi düşünülmüş bir örgütlenme
faaliyetidir. Böyle bir faaliyet, İşçi - Köylü saflarındaki
işe yarar unsurları değil, İşçi Köylü saflarında yer almamış
olanlar da dahil halkın bütün ilerici ve devrimci unsurlarını
etrafımızda toplayacaktır. Yanlıştır; çünkü, hareketimiz bugün
İşçi - Köylü hareketinden sadece nicelik bakımından değil,
nitelik bakımından da ayrılmalıdır. İşçi - Köylü hareketi,
sadece bir legal faaliyetti, bugün faaliyetimiz esas
olarak
illegal bir faaliyet olmalıdır. İşçi - Köylü
faaliyeti etrafındaki çalışma,
sadece
propaganda ve ajitasyon yapan bir dergi
faaliyetiydi. Ve örgütlenmesi de bu göreve uygun düşüyordu.
Bugün hareketimiz silahlı bir mücadeleyi fiilen örgütlemeye
yönelmiş bir parti faaliyeti olmalıdır. Propaganda ve
ajitasyon da, bu duruma uygun olarak yürütülmelidir. İşçi -
Köylü etrafında çalışanlar, büyük ölçüde burjuva bağlarını (daha
genel bir ifadeyle gerici bağlarını) devam ettiren kimselerdi.
Bugün hareketimiz, bu bağlardan tamamen ve kesinlikle kopmuş
olanları, yani işçi, köylü ve diğer devrimcileri saflarında
toplamalıdır. Gerici bağlarına teslim olanlar dökülmüşlerdir.
Yani gerekli olan, her bakımdan bir nitelik sıçramasıdır. Bu
sıçrama, hareketimizin isminde de kendisini göstermelidir,
TİİKP ismini savunma, bir açıdan, bir
"eskiyi koruma"
çabasıdır. Sıçramaya direnme tutumudur.
Bu saydığım noktalardan, TİİKP adlandırmasını
doğru bulmuyorum.
TİİP ismi bilimsel olarak doğrudur, fakat bazı
pratik
mahzurları
vardır. Birinci mahzur: Revizyonist TİP ile karıştırılmak.
Bilindiği gibi TİP, her alanda Marksizm - Leninizm’e uzak,
reformcu bir burjuva örgütüdür. Marksizm - Leninizm, en temel
noktalarda, devlet meselesinde, devrim meselesinde,
enternasyonalizm meselesinde vb... revizyonist TİP kliğinin
ihanetine uğramıştır. Onunla kendi aramızda, kesin ve kalın
bir çizgi çekmek zorunludur.
İhtilâlci kelimesi, bu çizgiyi çekmekte
yetersiz kalmaktadır. Ayrıca, ihtilâl kelimesinin, ülkemizde,
halkın arasında kazandığı özel anlam da hesaba katılmalıdır!
İhtilâl genel olarak,
burjuva
subaylarının
darbesi olarak
anlaşılmaktadır. Darbeci subaylar kendilerine "ihtilâlci"
demişler, halk da onları öyle tanımaya alışmıştır. Meselâ, "
27 Mayıs İhtilâli" denir. Bu harekete katılanlara "ihtilâlci
subaylar" denir. İ. İnönü eski bir "ihtilâlci subaydır" vs.
Halk ayaklanmaları, bu çeşit darbecilikten "isyan" kelimesiyle
ayrılır. Şeyh Bedrettin isyanı, Pir Sultan İsyanı, Baba İshak
İsyanı, köylü isyanları, Dersim İsyanı, askerlerin isyanı
vs... Biz, burjuva darbeciliği ile kitlelerin "aktif
mücadelesi" arasında da koyu ve kalın bir çizgi çekmek
zorundayız
Bir başka kanıt: TİİP, bilimsel olarak doğru
olmakla birlikte, bizim nihai hedefimizi, komünizm hedefimizi
de içinde taşımakla birlikte, bunu
açık olarak
ifade etmiyor. (M-L) koymak yoluyla bu mahzuru
ortadan kaldırsak bile, reformculuğun, devrim ve komünizm
aleyhtarlığının, silahlı mücadele aleyhtarlığının, Marks
Engels Lenin, Stalin ve Mao Zedung aleyhtarlığının (yani
komünizm davasının dünya çapındaki önderlerine aleyhtarlığın)
sembolü haline gelen TİP ile karıştırılma mahzuru, ihtilâl
kelimesinin halk dilindeki geleneksel anlamından doğan mahzur,
halen mevcut olacaktır.
Lenin, oportünistlerle, revizyonistlerle,
sosyal şovenlerle ve her türlü sosyalizm hainleriyle araya
kesin bir çizgi çekmekteki önemi şöyle belirtmektedir:
"Emperyalizm halinde evrim göstermiş
kapitalizmin objektif zorunluluğu, emperyalist savaşı doğurdu.
Savaş bütün insanlığı, uçurumun kenarına, bütün uygarlığın
yıkımına, vahşete, milyonlarca insanın, sayısız milyonların
yeniden ölümüne sürükledi.
"Hiç bir kurtuluş yoktur, bu yol proletarya
devrimi yolu değilse
"Ve bu devrimin, çekingen, pek sağlam olmayan,
bilinçsiz ve burjuvaziye fazla inançlı olan ilk adımlarını
atmaya başladığı bir anda ‘sosyal demokratların’, ‘sosyal
demokrat’ parlamenterlerin ‘sosyal demokrat" gazetelerin
şeflerinin çoğunluğu... sosyalizmi terk ettiler, sosyalizme
ihanet ettiler, kendi milli burjuvazilerinin yanına geçtiler.
"Yığınlar, bu şefler tarafından şaşırtılmış,
yolundan, yönünden döndürülmüş, aldatılmıştır.
"Ve biz; zamanı geçmiş, İkinci Enternasyonal
kadar çürümüş eski adlandırmayı muhafaza etmekle bu
aldatmacayı cesaretlendirir, ona yardım ederiz!
"‘Pek çok’ işçi, sosyal - demokrasiyi iyi
anlamda anlamaktadırlar; olsun. Ama, sübjektifle objektif
arasında ayırım yapmayı bilmenin zamanıdır.
"Sübjektif olarak, bu sosyal - demokrat işçiler,
proleter yığınların son derece sadık kılavuzlarıdırlar.
"Ama dünyada objektif durum o şekildedir ki,
Partimizin eski adı yığınların aldatılmasını
kolaylaştırmaktadır Ve ileri doğru hareketi köstekler... "
Lenin’den aktardığımız bu açıklama, partimizin
adının niçin TİİKP veya TİİP olmaması gerektiğine ışık tuttuğu
gibi, niçin sadece TKP olmaması gerektiğine de ışık
tutmaktadır. Çünkü,
bugünkü
dünyamızda da adı komünist olan başka
partiler
ve
şefler,
proletaryanın
davasına ihanet ettiler. Yığınlar bu kez de bu partiler ve
şefler tarafından şaşırtıldı; yolundan, yönünden döndürüldü,
aldatıldı.
Bu açıklamalardan sonra, hareketimizin
niteliğini ve nihai hedeflerini en kesin, en açık ve en doğru
bir şekilde ifade eden ve pratikte de işçi sınıfının ve diğer
emekçilerin bilinçlenmesine katkıda bulunan ve bizi her türden
sosyalizm hainlerinden ayıran adlandırmanın TKP (M-L) olacağı
açıktır.
Her şeyden önce, TKP (M-L) bilimsel olarak
doğrudur. Ve bizim nihai hedefimizin tam ve açık bir
ifadesidir. Çünkü:
"İnsanlık, kapitalizmden doğrudan doğruya ancak
sosyalizme, yani üretim araçlarının ortak mülkiyetine ve
ürünlerin herkesin emeğine göre üleştirilmesine geçebilir.
Bizim partimiz daha uzağı görüyor: Sosyalizm kaçınılmaz olarak
komünizm haline evrim göstermelidir. Komünizm ilkesinde
‘herkesten yeteneklerine göre, herkese ihtiyacına göre’
yazılıdır."
Yine bizim partimiz, komünizme geçmek için bir
devletin, Paris Komünü tipinde, Sovyet tipinde vb... bir
devletin zorunluluğunu kabul etmekle birlikte nihai
olarak
her türlü devleti kaldırmak amacındadır. Oysa,
diğer adlandırmalar bu noktaları da ifade etmekte yetersiz
kalmaktadır.
İkinci olarak, bu adlandırma bizi her türlü
sosyalizm hainlerinden, sosyal şovenden, revizyonizmden,
oportünizmden, anarşizmden, reformizmden vb... den kesin
olarak ayırmaktadır.
Bu konuda ileri sürülen hiç bir esaslı karşı
kanıt yoktur. Birincisi, komünizm kelimesinin köylüler
tarafından hoş görülmeyeceğidir ki, bunun neden doğru
olmadığını biraz önce belirttik. Birincisi, bunun ileri
sürülmesi,
bilinçsizliğe
gerici şartlandırmalara
vb.
boyun eğmeyi, hareketi geri seviyeye indirmeyi
ifade eder. İkincisi de, bu ismi, bu gerekçeyle reddetmek,
bizce her bakımdan bir geri dönüşün başlangıcı olur
İkinci karşı kanıt: Bizi revizyonist TKP ile
karıştırırlar. Böyle bir tehlike, diğer teklif edilen isimlere
nisbetle çok daha zayıftır.
"Bizi anarşist komünistlerle karıştıracaklar"
diyenlere Lenin’in cevabı şudur:
"Peki milli sosyalistlerle, liberal
sosyalistlerle ya da radikal sosyalistlerle karıştırılmaktan
neden korkmuyoruz? Onlar ki, Fransız Cumhuriyetinin burjuva
partileri arasında yığınların burjuvazi tarafından
aldatılmasında en ileri gitmiş, en uzman olan kısmıdır... "
Peki, biz niçin TİP ile TİÇSF ile ve bunun
gibilerle karıştırılmaktan korkmuyoruz? Kaldı ki, bizde TKP’yi
işçiler ve yoksul köylüler, meselâ TİP’den daha az tanırlar.
TKP’yi en çok tanıyanlar, işçilerin ve emekçi halkın en ileri
unsurlarıdır ki, bunlar daha şimdiden TKP ile TKP (M-L)’yi
ayırt edebilecek seviyededir. Halkın geri kalan kısmını da o
seviyeye yükseltmek bizim görevimizdir. Sonucu Lenin’in
sözleriyle bağlayalım:
"Ve biz kendi kendimizden mi korkacaktık! Biz,
‘her zaman’ giydiğimiz ‘sevgili’ pis gömleğimizle mi
yetinecektik?...
"Kirli gömleği çıkarıp atmanın zamanıdır, temiz
çamaşır giymenin zamanıdır!".
II. BÖLÜM
"3.... Yabancı kapitalistler, ilk önce
ticaret yoluyla
ve daha sonra
emperyalizm çağında Türkiye’ye
sermaye
yatırarak,(abç);
işçilerimizin,
köylülerimizin emeğini sömürmüşler..."
Serbest rekabetçi kapitalizmi emperyalizmden
ayıran şey, birincisinin "ticaret yoluyla" sömürmesine
karşılık, ikincisinin "sermaye yatırarak" sömürmesi değildir.
Serbest rekabetçi kapitalizmin ayırt edici özelliği,
meta ihracı
olduğu, halde,
emperyalizmin ayırt edici özelliği
sermaye
ihracıdır.
Önce, "ticaret
yoluyla" sömürü, çok genel bir ifadedir. Ve serbest rekabetçi
kapitalizmi karakterize etmez,
meta ihracı,
ticaretin
özel
bir hali, serbest rekabetçi dönemde kazandığı
çehredir. Bu, her hangi bir ticaret değil, yabancı
kapitalistlerin meta (yani mamul ticaret eşyası) sattığı ve
karşılığında, işlenmemiş hammaddeler ve tarım ürünleri aldığı
bir ticarettir. Sonra,
sermaye ihracı
ile sermaye yatırma birbirinden farklı
şeylerdir.
İhraç
edilen sermaye
yatırım
şeklinde olabileceği gibi, borçlandırma seklinde de olabilir.
Ve emperyalist dönemde, esas olan da ikincisidir;
emperyalizmin asalaklığını, çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu
ortaya koyan şey de budur. Lenin
şeklinde
olabileceği gibi, seklinde de olabilir. Ve emperyalist dönemde,
esas olan da ikincisidir; emperyalizmin asalaklığını,
çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu ortaya koyan şey de budur. Lenin
Emperyalizm
kitabında, bu
konuda şunları söylüyor:
"Emperyalizm, birkaç ülkede muazzam para
sermayesinin birikmesidir... Bu yüzden rantiyeler sınıfı, ya
da daha doğrusu zümresi olağanüstü bir gelişme göstermiştir.
Bunlar ‘kupon keserek’ yaşayan, hiç bir teşebbüse katkısı
olmayan (abç)), aylaklığı meslek edinmiş kimselerdir.
Emperyalizmin en esaslı ekonomik temellerinden biri olan
sermaye - ihracı, rantiyeleri üretimden daha da koparır (abç).
Birçok deniz aşırı ülkenin ve sömürgenin emeğini sömürerek
yaşayan bütün ülkeye asalaklık damgasını vurur.
(...)
"Rantiyelerin geliri dünyanın en büyük ‘tüccar’
ülkesinin dış ticaret gelirinden beş kere büyüktür.
Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın özü budur.
"Bu nedenle, emperyalizme dair ekonomik
literatürde ‘rantiye devlet’ (rentner state) ya da tefeci
devlet terimi daha çok kullanılır olmuştur. Dünya, bir avuç
tefeci devletle muazzam bir borçlu devletler (abç) çoğunluğu
arasında ikiye bölünmüştür".
Lenin’den yaptığımız bu aktarma da açıkça
gösteriyor ki, emperyalizmin sermaye yoluyla sağladığı aşırı
kârların önemli kısmını, yatırım kârlarından ziyade,
faiz ve temettüler, tahvilatlar, komisyonlar vs...
meydana getirmektedir. "Sermaye yatırarak
işçilerimizin, köylülerimizin emeğini sömürürler" ifadesi,
emperyalizmin
tefeci
karakterini, yüksek faizli borçlarla yürüttüğü
talanı, yani onun asalaklığını gözlerden saklayan son derece
eksik bir ifadedir.
Meseleye ülkemiz açısından bakalım: Osmanlı
İmparatorluğunun gittikçe daha çok bir yarı - sömürge haline
gelmesinde, parçalanmasında ve çökmesinde, gırtlağına kadar
borca batmış olmasının büyük payı vardır. Çeşitli defalar
alınan düşük ihraç değerli ve yüksek faizli borçlar, öyle bir
noktaya ulaşmıştır ki, alacaklarını tahsil için (1 883’te)
emperyalist ülkeler, "Düyün-u Umumiye"yi, sanki devlet içinde
devlet olan bu teşkilatı kurmuşlardır. Düyun-u Umumive, altı
bin kadar memuru ile İmparatorluğun dört bir köşesine bir
ahtapot gibi yayıldı. Ve uzun yıllar feodal saltanatla "Düyûn-u
Umumiye" saltanatı yan yana, iç içe yaşadı. Türkiye’nin emekçi
halkını haraca kesti, borçlar arttıkça İngiliz-Fransız ve
giderek Alman emperyalistlerinin siyası tahakkümü arttı,
tahakküm arttıkça borçlar da arttı. Emperyalist ülkeler,
bunların sermayedarları, elçileri, konsolosları vs. devlet
nüfûzunu geniş ölçüde ellerine geçirdiler ve bunu talanlarını,
vurgunlarını kat kat artırmak için kullandılar. Peki borçlar
ne için kullanıldı? Yatırım için mi? Hayır, tersine çoğu zaman
yatırımdan başka amaçlar için kullanıldı. Yeni borçların
önemli bir kısmı, zaten eski borçları kapatmak için
kullanılıyordu, yani bir elle alınan öbür elle veriliyordu.
Geri kalan paralar ise, genellikle, feodal aristokrasinin ve
hanedanlığın güçlenmesi, paşalar saltanatının sürüp gitmesi
için harcanıyordu.
Ülkemizin gerçeği de kısaca budur. Bu gerçek de
yukarıdaki ifadenin, "sermaye yatırarak, sömürdüler"
ifadesinin ne derece eksik olduğunu, gerçeğin önemli bir
kısmını gözlerden saklamaya yaradığını göstermektedir
"4. Yurdumuza hakim olan emperyalizm, bir
yandan iç kapitalist pazarı (abç) açmak ve sömürüsünü artırmak
için kendine bağımlı bir kapitalizm geliştirdi ve feodal
ilişkilerde çözülmelere yol açtı."
Birinci olarak, "iç kapitalist pazar" tabiri,
içinde gereksiz bir tekrarı taşımaktadır. "İç pazar" denmesi
yeterliy
Çünkü, "iç pazar" zaten ticari iktisadın bir
kategorisidir, esas olarak, ticari iktisatla ortaya çıkar ve
kapitalizmin ilerlemesi ölçüsünde, en geniş boyutlara ulaşır.
Çünkü, ticari iktisadın ve kapitalizmin bütün gelişme
oluşumunun temelini,
sosyal iş
bölümü
teşkil eder. Sosyal iş bölümünün gelişmesi,
yani üretici çalışmaların birbirinden ayrılması (mamûl madde
sanayii ile hammadde çıkarına sanayiinin manifaktürden ve
ziraatten ayrılması vb.) ise, "bu çalışmaların mamullerini
birer meta, birbirinin karşılıklı muadilleri haline getirir;
bunların her birine ötekileri için bir pazar
hizmeti gördürür"
(Marks). Yani,
pazarın gelişmesi ile kapitalizmin gelişmesi birbirine bağlı
şeylerdir ve birbirlerinden ayrılmazlar. "İç pazarın" açılması,
kapitalizmin gelişmesi demektir. Kapitalizmin geliştiği ölçüde
de "iç pazar" açılır.
İkinci olarak, ifade bu haliyle mantıksızdır.
İşte bu ifadenin parça parça analizi: "Emperyalizm", 1) "iç
kapitalist pazarı açmak" için, 2) "sömürüsünü arttırmak için"
a) "kendine bağımlı bir kapitalizm geliştirdi", b) "feodal
ilişkilerde çözülmelere yol açtı". "Emperyalizm", "iç
kapitalist pazarı açmak için" "kendine bağımlı bir kapitalizm
geliştirdi". Yani, kapitalizmi geliştirmek için, kapitalizmi
geliştirdi(!).
Eğer "emperyalizmin" "iç kapitalist pazarı
açmak"
suretiyle
"sömürüsünü
artırmak" istediği belirtilmek isteniyorsa veya başka bir
ifadeyle: "Emperyalizm sömürüsünü artırmak" için "iç
kapitalist pazarı açtı" denmek isteniyorsa, bu fikir, zaten "kendine
bağımlı bir kapitalizm geliştirdi ve feodal ilişkilerde
çözülmelere yol açtı" ifadesiyle belirtilmiştir. Manasız,
mantıksız tekrarlara ne lüzum vardır
Kaldı ki, ifade düzeltiliği takdirde bile başka
bir sakatlık devam etmektedir. Sanki emperyalizm, "sömürüsünü
arttırmak için" bilerek ve isteyerek kapitalizmi geliştirmekte
ve feodal ilişkilerde çözülmelere yol açmaktadır! Oysa,
kapitalizmin gelişmesi ve feodal ilişkilerin kısmen çözülmesi,
emperyalist sömürünün işleyisinin
tabii,
kaçınılmaz ve kendiliğinden
doğan
sonucudur. Emperyalizmin, sömürü ve talan amacıyla ihraç
ettiği sermaye, kendiliğinden feodal ilişkilerde kısmı bir
çözülmeye de yol açmaktadır. Lenin, bu gerçeği
Emperyalizm
kitabında
şöyle dile getiriyor:
"İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği
ülkelerde kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır.
Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir
parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun dünyadaki kapitalizmi
derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu
unutmamalı".
Lenin’in burada sözünü ettiği "kapitalizm",
komprador kapitalizm
dediğimiz,
emperyalizme bağlı kapitalizmdir. İşin öteki yüzü ve
asıl
yüzü ise şudur: Emperyalist ülkeler, geri
kalmış ülkelere sermaye ihraç ederken, buralarda demiryolları
vs. inşa ederken, yüksek faiz bedellerini, düşük toprak
fiyatlarını, düşük ücretleri, ucuz hammaddeleri
düşünmektedirler ve onların asıl amacı, bütün toprakların ve
hammaddelerin rakipsiz sahibi olmak, buraları sömürgeleştirmek,
emekçi halkları köleleştirmektir. Emperyalizmin asıl karakteri
ve amacı budur. Programda esas olarak ve kuvvetle bu nokta
üzerine basılmalı ve bu ön plana çıkarılmalıdır. Feodal
ilişkilerdeki çözülme meselesine geçelim: Bu, nasıl olmaktadır?
"Toprak köleliğine binlerce bağla bağlı olan
eski derebeylik işletmesi devam etmekte ve yavaş yavaş
kapitalist işletme, ‘toprak ağalarının işletmesi’ haline
gelmektedir... . Devletin tarımsal rejimi, derebeylik
niteliklerini uzun süre muhafaza etmektedir. Büyük toprak
mülkiyetinin büyük kitlesi ve eski ‘üstyapı’nın belli başlı
temelleri muhafaza edilmektedir" (Lenin).
Bunun sonucu olarak, bir yandan emperyalizmin,
bir yandan da komprador büyük burjuvazinin ve toprak sahibinin
hâkim rolü artmaktadır.
"Bir kısım hali vakti yerinde köylüler de
bunların safına geçmektedir. Malından mülkünden edilen,
gericiliğin hakimiyeti ile serseme döndürülen köylü kitlesi
ise tamamen çökmektedir".
İşte emperyalizmin, girdiği ülkelerde
feodalizmi çözmesi budur. Lenin, bir yerde şunu belirtiyor:
"Öteden beri sömürge siyasetinin ilerici bir
siyaset olduğunu, kapitalizmi yerleştirdiğini, dolayısıyla
‘onu açgözlülük ve zalimlikle suçlamanın’ anlamsız olduğunu,
çünkü ‘bu nitelikler olmaksızın’ kapitalizmin ‘ayağına köstek
vurulacağını’ söyleyen revizyonistler olmuştur".
Çin’de Troçkistler, Japon emperyalizmine karşı
çıkmamak gerektiğini çünkü Japon emperyalizminin Çin’de
kapitalizmi geliştirmek suretiyle "sosyalist devrim"i
yaklaştırdığını ileri sürecek kadar alçalmışlardır. Ülkemizde
Aren-Boran ve TKP revizyonistleri, aynı mantıkla, emperyalizmi
şirin göstermeye çalışıyorlar. Bu nedenlerle, emperyalizmin
kapitalizmi geliştirdiği ve feodalizmi çözdüğü yolundaki
revizyonist-Troçkist iddialardan kendimizi kesin ve kalın
çizgilerle ayırmalı, emperyalizmin geri kalmış ülkelerde
oynadığı asıl rolün ülkeleri sömürgeleştirmek, halkları
köleleştirmek, bütün varlığını talan etmek, siyasi bakımdan,
komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının gerici
diktatörlüğünü pekiştirmek, desteklemek ve sağlamlaştırmak,
emekçi köylüleri daha da mülksüzleştirerek sefaletin kucağına
atmak yönünde işlediğini belirtmeliyiz. Programda, bu nokta
çok muğlak, çok belirsizdir.
Komünist devrimcilerin ve devrimci kitlelerin (özellikle
köylü kitlelerinin) şu noktada tereddüdü asla olmamalıdır:
Büyük toprak mülkiyeti rejimi, toprak köleliği sisteminin
hepsini silip süpüren devrim tarafından parçalanıp atılmalıdır.
Feodalizmi bütün temelleri ile ve tamamı ile yıkmak ancak bu
şekilde mümkündür. Kararsız ya da devrim düşmanı orta
burjuvazinin ve özel olarak varlıklı köylülerin
bocalamalarının etkisiz hale getirilmesi, işçi sınıfı ile
köylü kitlesinin devrimde hâkim rol oynaması, ancak bu şekilde
mümkündür. ‘‘İşçi sınıfının hakiki ve temel görevi olan
‘toplumu sosyalist temel üstünde yeniden kurmak’ için en
elverişli şartları yaratmak imkânı" ancak bu şekilde doğar.
"4.... Öte yandan, yurdumuz üzerindeki iktisadî
ve siyasi hakimiyetini perçinlemek için, feodal ilişkileri
kendine tabi kıldı ve onların tasfiyesini önledi."
"Feodal ilişkileri kendine tabi kıldı"!
Anlamsız bir cümle. "Feodalizmle birleşti", "ittifak kurdu" vb.
olsaydı bir anlamı olurdu.
"5. İşçi sınıfımız, 18. yüzyılda ilk önce
madenlerde görülmeye başladı. Daha sonra, emperyalizmin
imtiyazlar alarak işlettiği -madenlerde ve iç pazarı açmak
için ulaştırma ve taşıma alanlarında yaptığı yatırımlarla
birlikte gelişti".
Cümle şöyle olsaydı, Türkçe bakımından bir
anlamı olurdu: "Daha sonra, emperyalizmin imtiyazlar alarak
işlettiği madenlerde ve iç pazarı açmak için yatırım yaptığı
ulaştırma ve taşıma alanlarında gelişti". Yine emperyalizme, "iç
pazarı açmak" gibi ilerici bir amaç izafe edilmiş, "iç pazarı
talan etmek" değil de...
"7. 1917 yılında Rusya proletaryası, başında
büyük Lenin’in bulunduğu Bolşevik Partisi önderliğinde Çarlığı
devirdi ve ilk proletarya devletini kurdu (abç). Büyük Ekim
Devrimi, bütün dünyada proleter devrimleri çağını açtı ve
milli kurtuluş savaşlarının en büyük desteği oldu."
1917 Şubat Devrimi ile 1917 Büyük Ekim
Sosyalist Devrimi birbirine karıştırılmıştır. Çarlık, Şubat
Devrimi’nde devrilmiştir, proletarya devleti ise Ekim
Devrimi’nde kurulmuştur. Bir komünist hareketin programında
böyle kaba bir yanlış yer almamalıdır.
Daha da önemlisi, burada, Büyük Ekim Sosyalist
Devrimi’nden sonra, bütün dünyada burjuvazinin devrimden tir
tir titrer hale geldiği, bu yüzden burjuva önderliğinde
devrimler döneminin kapandığı, artık proletaryanın önder
olmadığı devrimci hareketlerin başarıya ulaşamayacağı,
gericilikle derhal uzlaşacağı ve karşı-devrim çizgisine
gireceği belirtilmeliydi. Bizim ülkemiz açısından ve bizim
gibi emperyalizmin ve feodalizmin tahakkümü altındaki geri
ülkeler açısından önemli olan şey budur. Oysa bu nokta, 11.
maddede "kalıcı zaferler kazanamaz" gibi, muğlak bir
formülasyonla geçiştirilmiştir.
"8. Halkımız, 1919-1922 yıllarında emperyalizme
karşı kahramanca savaşarak Milli Kurtuluş zaferini kanıyla ve
canıyla kazandı. Halkımız, Kurtuluş Savaşı’nda ilk proletarya
devleti olan Sovyetler Birligi’nden büyük destek gördü.
Proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk
kurtuluş mücadelesini (abç) veren Türkiye halkları, Asya’nın
bütün ezilen halklarının yardımını ve sevgisini kazandı.
Onlara cesaret ve umut verdi."
"Proleter devrimleri ve milli kurtuluş
savaşları çağının ilk kurtuluş mücadelesi"! Bu ifadede
Kemalizm hayranlığı kendisini bir kere daha ele veriyor. Mao
Zedung yoldaşın
"Kemalist
devrimin, proleter devrimleri çağında yer almasına rağmen,
dünya proleter devrimlerinin bir parçası değil, eski burjuva
demokratik devrimlerinin bir parçası olduğu"
yolundaki açık ve kesin ifadesine rağmen ve bu ifade Program
Taslağı’nın yazarına tekrar tekrar hatırlatıldığı halde, yine
de Kemalist devrimi, dünya proleter devriminin bir parçası
imiş gibi gösteren yukarıdaki formülasyon, Taslağa girmişti
Üstelik, "proleter devrimleri çağı"na, bir de "milli
kurtuluş savaşları" ibaresi eklenerek! Aynı şey 11. madde de
tekrarlanıyor: "Büyük Ekim Devrimi’nden sonra açılan proleter
devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağı". Söz konusu çağa
özelliğini veren şey, milli kurtuluş savaşları mıdır? O çağda
milli kurtuluş savaşlarının yer almış olmasına bakarak böyle
bir şey söylenebilir mi? Hayır, söylenemez. Çağımızda da, hem
de o yıllardakinden çok daha yaygın ve çok daha güçlü olarak
milli kurtuluş savaşları yer aldığı halde, milli kurtuluş
savaşları çağında olduğumuzu söylemiyoruz. "Emperyalizmin
toptan çöküşe ve sosyalizmin dünya çapında zafere ilerlediği
çağdayız" diyoruz. Çünkü, çağımızı diğer tarihi dönemlerden
ayıran en karakteristik özellik budur. Doğu’da milli kurtuluş
hareketleri, 1905’lerden itibaren başlamış ve bütün Asya’yı
kasırgası içine almıştır. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra ise,
yeni olan şey, karakteristik olan şey, burjuva önderliğinde
devrimlerin sona ermesi, burjuvazinin dünya çapında gerici
çizgiye kayması, devrimden korkar hale gelmesi, buna karşılık
proletaryanın devrimci eyleminde büyük bir yükselmenin ortaya
çıkması, Doğu’da eski tip burjuva-demokratik devrimlerinin
sona ermesi, proletarya önderliğinde yeni tip demokratik
devrimlerin başlaması ve bunların Sosyalist Sovyetler
Birliği’yle birleşmesidir. 1917 Ekim Devrimi ile başlayan yeni
tarihî döneme özelliğini veren ve damgasını vuran şeyler
bunlardır. Bu yüzden, söz konusu tarihî dönem, "milli kurtuluş
savaşları çağı" değil, "proleter devrimleri çağı"dır.
Çağımız, "proleter devrimleri ve milli kurtuluş
savaşları çağı" olduğuna göre ve Kemalist devrim, bir milli
kurtuluş savaşı olduğuna göre, eh, Kemalist devrim o tarihi
dönemde yer alan devrimlerin bir parçası, normal ve tipik bir
örneğidir. Mao Zedung yoldaş, Kemalist devrime, "eski tip
burjuva-demokratik devrimlerinin bir parçasıdır" demekle, bir
istisna saymakla hata etmiştir (!). İşte varılan harika sonuç!
Hem, yukarıda öyle bir ifade kullanılmıştır ki
sanki övgü yağdıran halk değil, burjuvazidir. Zaten ifadenin
bütününün verdiği izlenim, Kemalist devrimin bir halk devrimi
olduğudur.
"Türkiye halkları, Asya’nın bütün ezilen
halklarının yardımını ve sevgisini kazandı. Onlara cesaret ve
umut verdi".
Niçin, çıplak gerçek süslü ve gösterişli
sözlere feda ediyor.
Halkımız, Kurtuluş Savaşı’na dişi ile, tırnağı
ile, eti ile, kemiği ile katıldı! Kanını akıttı! Canını verdi!
Ama, bağımsız bir kuvvet olarak değil; kaypak, tutarsız,
korkak ve iki yüzlü burjuvazinin ve toprak ağalarının
arkasında katıldı! Bu yüzden, devrim, halkın kanı-canı
pahasına başarıya ulaştığı halde, ona karakterini veren
burjuvazi ve toprak ağalarıydı. Devrim bu sınıfların bütün
pisliklerini, hastalıklarını bünyesinde taşıyordu! Halka karşı,
işçilere köylülere ve bir toprak devrimi imkanına karşı
gelişiyordu. Yani devrim, içinde karşı-devrimin tohumlarını
taşıyordu ve bu tohumlar gittikçe filizleniyordu. Bu sebeple,
"Asya’nın bütün ezilen haklarına" "cesaret ve umut" veren bir
devrim-hareketi söz konusu değildir! Halklara Ekim Devrimi "cesaret
ve umut" vermiştir; Çin Devrimi vermiştir; Vietnam Devrimi
vermektedir. Çünkü bunlar ezilen halkların, emekçilerin zaferi
ve kurtuluşu ile sonuçlanmıştır. Oysa Kemalist devrimin
sonucunda halk yine ezilen ve sömürülen tahakküm edilen bir
kitle olarak kalmıştır. Bu sonuç Asya’nın halklarından çok
Asya’nın korkak burjuvazisine cesaret ve umut vermiştir.
Çin’de burjuvazinin Kemalist devrimin bir benzerini kendi
ülkesinde gerçekleştirmek için nasıl can attığını, Mao Zedung
yoldaştan öğreniyoruz. Kemalist devrimin sonucundan "cesaret
ve umut" bulan bir başka sınıf da, emperyalist ülkelerin
mali-oligarjisidir. Bunlar, geri ülkelerdeki burjuva
önderliğinde milli devrimlerin sonuçlarını kendi emellerine
alet etmenin "cesaret ve umudu" içindedirler. Devrimi,
karşı-devrime dönüştürmenin "cesaret ve umudu" içindedirler.
Ve Kemalist devrimin giderek vardığı nokta, bunların, burjuva
önderliğindeki milli hareketlerden "cesaret" almakta ve gerici
"umut"lara kapılmakta haklı olduklarını göstermiştir.
Bu açık gerçeği, süslü lâflara feda etmek,
sadece bir şeye, Kemalist devrimin gerçek karakterini
gizlemeye, onun daha savaş içindeyken halka karşı gelişen ve
iktidarın ele geçirilmesi ile hâkim olan gerici yanını işçi
sınıfının ve emekçi halkın gözünden saklamaya, burjuva
önderliğindeki milli hareketlerle proletarya önderliğindeki
milli hareketlerin arasındaki muazzam farkı unutturmaya yarar...
"9. Yurdumuzun kurtuluşu ve hürriyet uğruna
uzun ve kanlı bir savaşta hiç bir fedakârlıktan çekinmeyen
Türkiye’nin yiğit işçi ve köylüleri, teşkilâtsız oldukları
için milli ihtilâlin önderliğini ele geçiremediler (abç) ve
devrimi, sonuna kadar ilerletemediler."
- Önce,
"işçilerin ve
köylülerin önderliği" gibi şahane bir fikre ilk defa burada
rastladığımızı belirtelim. Önderlik nedir? Önderlik,
gibi şahane bir fikre ilk defa burada
rastladığımızı belirtelim. Önderlik nedir? Önderlik,
ideolojik, politik
ve
örgütsel
önderliktir.
Bu sebeple, bir sınıfın önderliği bir diğerini zaten imkânsız
kılar. işçilerin ve köylülerin tek ve ortak bir ideolojisi,
tek ve ortak bir politikası ve bu ideolojiyi benimseyen, bu
politikayı uygulayan tek ve ortak siyasi
örgütleri mi
söz konusudur? Köylüler, proletarya ile her
bakımdan birleşen tek bir sınıf mı teşkil ediyorlar? Elma ile
armutları toplamak, sapla samanı birbirine karıştırmaktır bu.
Belli ki, yazar, ne dediğinin pek farkında değildir!
"İşçilerin ve köylülerin" önderliği ele
geçirebilmeleri için ne gibi bir
"teşkilât"a
ihtiyaçları vardı ki, önderliği ele
geçiremediler? Sendikalar, köylü kooperatifleri vb...
cinsinden kitle örgütlerine mi? Meselâ, Aydınlık ve İşçi-Köylü
sayılarında hep övgü ile bahsedilen DİSK ve TÜTÜS cinsinden
reformist kitle- teşkilâtlarına mı? Eğer, kastedilen bu
cinsten kitle örgütleri ise, hemen belirtelim, bu teşkilâtlar
ancak "hükümete ve patronlara" karşı, "iktisadi mücadele"
aracı olarak işe yarayabilirler ama, bir sosyal devrime
önderlik aracı asla olmazlar. Bu, Leninizm’in alfabesidir.
"işçilerin ve köylülerin önderliği"
(!) için değil ama, işçilerin önderliği için
bir??? teşkilâta, Komünist Partisine ihtiyaç vardır ve o da
mevcuttur. Yani bu anlamda, işçiler ve köylüler
"teşkilâtsız"
değildi! Fakat çok önemli bir şey eksikti.
TKP’nin
doğru bir politikası
yoktu (burada,
proletaryanın önderliği için objektif şartlar gibi bir
zamanlar bizi çok meşgul eden anlamsız tartışmayı bir yana
bırakıyorum. Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’ndan ve Büyük
Ekim Devrimi’nden sonra, proletarya önderliği için objektif
şartların genel olarak bütün dünya açısından ve özel olarak
Türkiye açısından mevcut olduğunu hepimizin kabul ettiğini
farz ediyorum). TKP, doğru bir çizgi izleyebilseydi, uzun
süreli savaş içerisinde devrimin önderliği ele geçirilebilir,
kararsız, tutarsız, korkak burjuvaziyi etkisiz hale
getirebilir, halk ordusunu teşkil edebilir, işçi-köylü temel
ittifakını ve bu temel ittifak üzerinde halkın birleşik
cephesini gerçekleştirebilirdi! TKP’nin çizgisindeki sapmayı
geriye bırakarak, burada kısaca şunu belirtelim: Program
Taslağı’ndaki "işçiler ve köylüler teşkilâtsız olduğu için
devrimin önderliğini ele geçiremediler" şeklindeki muğlâk ve
hiç bir şey anlatmayan ifadenin altındaki gerçek sebep,
yazarın Kemalizm’e karşı beslediği sempatiyi TKP’nin de
beslemiş olmasıdır. Yazar, TKB’nin Kemalizm konusundaki sağ
çizgisini eleştiremezdi, çünkü kendisi de aynı sağ çizgiyi
paylaşmaktadır.
"11. Kurtuluş Savaşı’nın burjuva önderliği,
‘işçi ve köylülerin omuzları üzerinde kurduğu tak-ı zaferleri
geçerek, tahtına sağlamca yerleşmek imkânını bulur bulmaz’
işçi ve köylüleri baskı altına alan bir diktatörlük kurdu."
Kurulan diktatörlük, hangi sınıfları temsil
ediyordu? Siyasi bakımdan bağımsız milli burjuva diktatörlüğü
müydü? Yoksa komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının
diktatörlüğü müydü? Bu nokta çok önemlidir ve Program
Taslağı’nda yanlış şeyler söylenmiştir. Yukarıdaki soruya, biz
biraz aşağıda cevap vereceğiz.
"10. Osmanlı sultanlığının ve komprador
burjuvazinin Milli Kurtuluş Savaşı ile yıkılmasından sonra,
iktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi, büyümek ve
zenginleşmek için, ‘devlet eliyle milli burjuva yaratmaya’
girişti. Yeni Türk burjuvazisi bu yafta altında işçi ve
köylüleri insafsızca sömürdü, feodal ağalarla ve emperyalizmle
uzlaştı ve halkın nice fedakarlıklarla başardığı Kurtuluş
Savaşımızın kazançlarını hovardaca harcadı."
"Büyümek ve zenginleşmek için ‘devlet eliyle
milli burjuva yaratmaya’ girişti"! Yeni Türk burjuvazisi,
kendisi büyümek ve zenginleşmek istiyor, fakat bu amaçla,
‘milli burjuva yaratma’ya girişiyor. Bu tahlil açıktır ki,
Mihricilikten miras kalmıştır. M. Belli revizyonizmine göre,
Kemalist hareket, "küçük-burjuvazinin en uyanık(!) kesimi olan,
asker, sivil, aydın zümre"nin hareketidir. Bu zümre, devrime
önderlik ederek, iktidarı ele geçirince bilgisizliğinden ve
tecrübesizliğinden dolayı(!), "ayrıca Sovyetler Birliği"nde
devrimin henüz rayına oturmamış ve gözle görülür bir başarı
sağlayamamış olmasından(!) dolayı
kapitalist
olmayan kalkınma yolunu
değil de,
kapitalist
kalkınma
yolunu
tuttu. Bu
amaçla,
"devlet eliyle milli burjuvazi yaratmaya"
girişti. ş. Hüsnü’nün kitabına yazdığı önsözde M. Belli şöyle
diyor: "Müslüman Türklerden bir milli burjuvazi yaratarak
kapitalist yoldan kalkınma hayaline kapılan Ankara hükümeti..."
(s.15). Revizyonizmin zincirleme mantığının vardığı sonuç
budur! Ve bu tez, sadece M. Belli’ye has değildir, Aren-Boran
ve TKP revizyonistleri de başta Sovyet revizyonistleri gelmek
üzere bütün modern revizyonistler de aynı boruyu üflüyorlar!
Bunlar günümüzde de devrimin (!) bu yolla ???gerçekleşeceğini
savunuyorlar! "Asker, sivil, aydın zümre" iktidarı alacak,
artık dünyada sosyalizm (gerçekte sosyal emperyalizm
kastediliyor) güçlü olduğu için, bunlar kapitalist kalkınma
yolunu değil, kapitalist olmayan kalkınma yolunu tutacaklar ve
ülkemiz tıpış tıpış sosyalizme(!) ulaşacak! İşte bu "devrim"
yolu anlayışına sahip olanların, Kemalist harekete
yönelttikleri "devlet eliyle milli burjuva yaratmak"
eleştirisi, Program Taslağı’na da bulaşmıştır.
"Devlet eliyle milli burjuva yaratmak" tahlili,
Kemalist hareketin yanlış bir tahlilinden ve sakat bir devrim(!)
anlayışından doğduğu gibi, Leninist devlet teorisinin de
inkârıdır. Devlet, hâkim olan sınıfın veya sınıfların baskı ve
sömürü aracıdır. Devlet gücünü elinde tutan sınıf, onu, kendi
sınıf amaçları için kullanır. Yeni bir sınıf yaratmak için
değil! Devlet gücünün, onu elinde tutanlar tarafından, bir
başka sınıf veya zümre yararına kullanıldığını iddia etmek,
devletin sınıfsal karakterini unutmak, devletin tarihi rolünü
ve fonksiyonunu unutmak, ona sınıflar dışı veya sınıflar üstü
bir karakter izafe etmek olur.
"10.... Halkımız üzerindeki burjuva
diktatörlüğü, yurdumuzu giderek emperyalist boyunduruğuna
teslim etti. Feodal ağalarla ittifak kuran büyük burjuvazi,
Kürt halkına karşı da milli baskı ve eritme politikası
uyguladı
"17. ‘Milli burjuva yaratma’ politikasıyla
semiren yeni Türk burjuvazisinin içinden çıkan işbirlikçi
büyük burjuvazi, özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarından
itibaren hızla gelişti ve emperyalizmle işbirliğini adım adım
yoğunlaştırdı.
"18. Amerikan emperyalizmi, ikinci Dünya
Savaşı’ndan sonra Truman Doktrini ve Marşal Planı ile, ‘askeri
ve ekonomik yardım’ adı altında yurdumuz üzerindeki
boyunduruğunu ağırlaştırdı. Savaş sırasında vurgunculukla
palazlanan büyük burjuvazi, uluslararası sermayenin kanatları
altına iyice girdi ve savaş yıllarındaki yüksek tarım fiyatı
politikasıyla gelişmiş olan toprak ağalarıyla ittifakını
güçlendirdi. Bu gerici ittifak, kendini CHP’nin devlet
kapitalizminin bürokratik kösteklerinden kurtarmak için DP’ye
ağırlık vererek, iktidarını, bu partiyle devam ettirdi."
Milli burjuva önderliğinde, Kurtuluş Savaşı’yla
sultanlığın ve komprador burjuvazinin yıkılması—milli
burjuvazi iktidarı dönemi—, milli burjuvazinin içinde "milli
burjuvazi yaratmak politikasıyla" işbirlikçi büyük
burjuvazinin türemesi—işbirlikçi büyük burjuvazinin
emperyalizmle işbirliğine girişmesi ve feodalizmle ittifak
kurması—, sonra bu gerici ittifakın DP’yi kurması ve
iktidarını bu partiyle sürdürmesi: Tezler bunlar Bu tezler,
birinci olarak, Kemalist burjuvazinin, Kurtuluş Savaşı’nın
başından itibaren toprak ağalarıyla ittifak halinde olduğunu,
gözlerden saklamaktadır.
İkinci olarak, Kemalist iktidarı siyasi
bakımdan bağımsız milli burjuva iktidarı olarak görmektedir.
Kemalist Türkiye’nin iktisadi bakımdan yarı-sömürge, siyasi
bakımdan yarı-bağımlı olduğunu, yani Türkiye’nin başından
itibaren emperyalizmin boyunduruğu altında olduğunu
görmemektedir. Yani komprador burjuvaziyle toprak ağaları
diktatörlüğü altında olduğunù gözlerden saklamaktadır.
Üçüncü olarak, Taslak komprador burjuvazi ve
toprak ağaları ittifakını tek ve homojen bir cephe olarak
görmektedir. Bu gerici ittifak, önce CHP içinde gerçekleşiyor
(ne zaman gerçekleştiği belli değil), sonra DP’de devam ediyor.
Dördüncüsü, Kemalist burjuvazinin, kendi
hizmetinde devlet tekelleri kurması, bu tekeller yoluyla
rekabeti geniş ölçüde ortadan kaldırarak halk kitlelerini
soyup soğana çevirmesi, bu yolla büyük servetler ve sermayeler
yığması, "devlet eliyle milli burjuva yaratma" olarak
değerlendirilmektedir. Modern revizyonistlerin bu konudaki
tezleri aynen benimsenmektedir.
Kemalist devrim, bu devrimin sınıf karakteri,
sonuçları, Kemalist Türkiye’de hâkim olan sınıflar, bu
sınıflar arasındaki mücadele vb. hakkındaki görüşlerimizi ayrı
bir yazıda toparladık. Burada, söz konusu yazının belli başlı
noktalarını özetlemekle yetiniyoruz.
1.
Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin,
toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi
burjuvazinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir.
2.
Devrimde, hem komprador Türk büyük burjuvazisi,
hem de milli karakterdeki orta burjuvazi yer almıştır.
3.
Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş
yıllarında iken, İtilaf emperyalizmi ile el altından
işbirliğine girişmişler; emperyalistler Kemalistlere karşı
hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza
göstermeye başlamıştır.
4.
Kemalistler, emperyalistlerle barış
imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak??? devam
etmiş, Kemalist hareket "özünde köylülere ve işçilere, bir
toprak devrimi imkânına karşı" gelişmiştir.
5.
Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin
sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal yapısı, yarı-sömürge ve
yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir. Yani yarı-sömürge ve
yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6.
Sosyal alanda, eski komprador büyük
burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hâkim mevkiini,
milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve
emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski
komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni
bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak
sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının
hâkimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır.
Kemalist iktidar bir bütün olarak, milli karakterdeki orta
burjuvazinin çıkarlarını temsil etmemekte; yukardaki sınıf ve
zümrelerin menfaatini temsil etmektedir.
7.
Politik alanda,
hanedanlık çıkarlarıyla birleştirilmiş olan meşrutiyet
idaresinin yerini, yeni hâkim sınıfların çıkarlarına en iyi
cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare,
sözde bağımsız, gerçekte ise siyasi bakımdan emperyalizme
yarı-bağımlı bir idaredir.
8.
Kemalist diktatörlük, sözde demokratik,
gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.
9.
"Kemalist
Türkiye bile??? gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici
emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet
kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda
kalmıştır."
10.
Kurtuluş Savaşı’nı takip eden yıllarda,
devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde, komünist
hareketin görevi, hâkim mevkiini kaybeden eski komprador
burjuvaziye ve toprak ağalan kliğine karşı Kemalistlerle
ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiç bir zaman
gerçekleşmemiştir), komprador burjuvaziyi ve toprak ağaları
kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işci
sınıfi önderliğinde ve işci-köylü temel ittifakma dayanan
demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
11.
Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’nin sonundan
itibaren komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalar iktidara
hâkimdir. Fakat komprador ???büyük burjuvazi ve toprak ağaları
iki büyük siyasi kliğe ayrılmıştır. İktidara ve devlet
mekanizmasına hâkim olan klik, önce İngiliz-Fransız
emperyalizminin, 1935’lerden itibaren de Alman emperyalizminin
işbirlikçiliğini yapmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar,
genel olarak orta burjuvazi de bu kliğin peşinde harekete
katılmıştır.
12.
İkinci Emperyalist Dünya Savaşı yıllarında
Alman işbirlikcisi hâkim klik, koyu bir faşizm uygulamasına ve
vurgunculuk politikasına girismış. Bu klik, içerde, işçi
sınıfı dahil bütün demokratik güçlere, dışarda da, SSCB’ye ve
ingiliz Amerikan Fransız blokuna karşı, Alman faşistlerinin
safında yer almış. Fakat dünyadaki güçler dengesi ve SSCB’nin
varlığı, bunların Alman faşistlerinin safında savaşa
katılmasına engel-olmuştur.
13.
Öte yanda, daha sonra DP ve MP içınde
örgütlenen komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının
muhalif kliği, bunun peşinde de, o zamana kadar CHP saflarında
tali bir unsur olarak yer alan reformcu orta burjuvazi ve
diger demokratik unsurlar yer almıştır. TKP de bu kliğin
kuyruğuna takılmıştır. Bunlar dünya çapındaki Amerikaningiliz
Fransız blokuyla ve SSCB ile ittifak kurmuşlardır. 2.Dünya
Savaşı, Alman faşistlerin ve müttefiklerin yenilgisiyle
bitince, Türkiye çapında da bu blok güçlenmiştir. Fakat savaş
sona erer ermez, ABD emperyalizminin başını cektigi
emperyalist blok, "demokrasi" bayrağı altında gericiligin ve
anti-komünizmin başına gecmiştir. Türkiye’de de ABD
emperyalizminin desteğiyle ve CHP’nin Almancı faşist
diktatörlüğüne, halkın ve demokratik unsurların duyduğu nefret
ustalıkla kullanılarak 1950’de DP iktidara getirilmiştir.
14.
Böylece, Alman emperyalizminin uşağı olan
komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarının
yerini, ABD emperyalizminin uşağı olan komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarımn iktidarı almıştır. Söz konusu
olan şey, "savaş sırasında vurgunculukla palazlanan büyük
burjuvazinin", "uluslararası sermayenin kànatları altına iyice
girmesi" değil, Alman emperyalizminin "kanadları"nın yerini,
ABD emperyalizmin "kanatları"nın alması, Alman uşağı
gericilerin yerini de, ABD uşağı gericilerin almasıdır.
15.
Proletaryanın ve küçük-burjuvazinin
muhalefetini kendi bendinde boğan kararsız orta burjuvazi, bu
muhalefeti bir müddet DP’nin kuyruğuna taktıktan sonra, DP’nin
faşizan uygulamaları karşısında, tekrar muhalefetteh CHP
katarına katılmıştır. Proletarya önderliğinde, bağımsız ve
güçlü bir halk hareketinin yaratılamamış olması, işçi
sınıfının, emekçi halkın ve demokratik unsurların
muhalefetinin komprador??? büyük burjuvazi ve toprak ağaları
kliklerinin kâh birini, kâh diğerini iktidara getirmeye
yarayan bir kaldıraç gibi kullanılmasına yol açmıştır.
16.
Muhalefette iken, "demokrasi" havarisi kesilen
komprador büyük burjuvazi ve toprak ağası klikleri, iktidara
geçtikleri zaman, en azılı halk düşmanı kesilmişlerdir.
Ülkemizin tarihi gerçekleri bunlardır.
"19. 1950’den sonra emperyalist sanayinin
Türkiye’de de daha dolu dizgin at oynatması..
Doğrusu şöyledir: 1950’den sonra ABD
emperyalizminin Türkiye’de dolu dizgin at oynatması çünkü
1950’den sonranın özelliği, emperyalist sermayenin daha dolu
dizgin at oynatması değil, ABD emperyalizminin Türkiye’ye
hâkim olmasıdır. ABD emperyalizminin bu yıllarda Türkiye’ye
soktuğu sermayenin, önceki yıllarda Türkiye’ye sokulan
emperyalist sermaye nisbetle çok daha fazla olduğu da doğrudur.
Bu da işin ikinci yönüdür. Gerek bu maddede, gerekse bundan
sonraki maddelerde hep "emperyalizm" kelimesi kullanılıyor! Bu
ifade, emperyalizmin Türkiye’de çok öncelerden beri hâkim
olduğunu gizliyor! "Emperyalizm" yerine, "ABD emperyalizmi"
denmelidir.
"Hareketimiz, ihtilâlci işçi sınıfı hareketinin
gerçek mirasçısıdır". (abç).
"12.... TKP, işçi sınıfımızın ihtilâlci
hareketini yurt çapında kucakladı..." (abç).
"İhtilâlci işçi sınıfı hareketi" veya "işçi
sınıfımızın ihtilâlci hareketi"nden kasıt komünist harekettir.
Burada, komünist kavramının kullanılmasından
titizlikle kaçınıldığını görüyoruz. Komünist kavramına karşı
aynı soğuk tutum, partinin adı konusunda da gösteriliyor. Bu
1920’lerde şefik Hüsnü’lerin bulunduğu noktadan bir adım geri
atmaktır. Bu, halkımızın bazı geri kesimleri üzerindekı gerici
şartlandırmalara boyun eğmektir. Bunları ileri çekmek yerine,
kendini bunların durumuna uydurmaktır.
İkinci olarak, "İhtilalci işçi sınıfı hareketi"
tabiri, komünist hareketi değil, işçi sınıfının kitlevi
hareketlerini akla getirmektedir. O zaman, sanki TKP kurulur
kurulmaz ülke çapında, işçi sınıfının bütün kitlevi
hareketlerine, gösterilerine vs. önderlik edecek hale gelmiş
gibi bir anlam çıkmaktadır. Seçilen ifade bu bakımdan da
mahzurludur.
"12.... Bütün dünyada olduğu gibi yurdumuzda da
işci sınıfımız, kendi Leninist partisini kurdu... TKP, işci
sınıfımızın ihtilâlci hareketini yurt çapında kucakladı ve
uluslararası proletaryanın Türkiye’deki öncü müfrezesi olarak
mücadeleye atıldı (abc,).
"13. TKP, Milli Kurtuluş Savaşı’na var gücüyle
katıldı. Türkiye komünistleri, halkın safında fedakârca
çarpıştılar, milli ihtilâlin, işcilerin ve köylülerin
menfaatleri yönünde ilerlemesi icin mücadele ettiler. Fakat
TKP, Kurtuluş Savaşı’nda işçi ve köylüleri teşkilatlayıp parti
önderliğinde halkın silahlı gücünü yaratmayı başaramadı.
"14. TKP, Kurtuluş Savaşı yıllarından sonra
burjuva iktidarının ağır baskı ve takibini alt edemedi.
Marksizm-Leninizmi yurdumuz şartlarıyla yaratıcı bir şekilde
kaynaştırıp emekçi yığınlar içinde kök salmayı başaramadı ve
işci-köylü yığınlarını silahlı mücadele yolunda seferber
edemedi.
"Bununla beraber Şefik Hüsnü ve Mustafa Suphi
gibi komünizm davasına sadık fedakâr önderlerin yönettiği TKP,
her türlü baskıya göğüs gererek proletaryanın bayrağını daima
yüksek tutmaya çalıştı; Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı gibi
önderlerini bu uğurda şehit verdi; Marksizm-Leninizm’e ve
proleter enternasyonalizmine daima bağlı kaldı; oportünizmle
ve Troçkizm gibi ihanet akımlarıyla durmadan mücadele etti ve
halkımıza hizmet yolunda yılmadı.
"15. Leninist örgütlenme esaslarını
uygulamadığı için 1951’de çökertilen TKPnin yönetimi, 1960’dan
sonra Yakup Demir revizyonistleri tarafından gaspedildi. Parti
bundan sonra yurtdışında Kruşçev-Brejnev modern revizyonist
kliğinin kuklası bir burjuva kulübü haline getirildi.
"... Bu burjuva kulübünün, taşımakta olduğu
‘TKP’ adıyla gerçekte hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü Yakup Demir
revizyonist kliği, TKP’nin devrimci geçmişine ihanet eden,
komünizm adı altında revizyonizmi savunan ve burjuvazinin
menfaatlerini güden bir sahtekârlık şebekesidir.
"16. Hareketimiz, uluslararası proletaryanın
büyük önderleri Marks-Engels-Lenin ve Stalin’in ihtilâlci
yolunda mücadele vermiş olan Şefik Hüsnü’lerden devraldığı
kızıl sancağı, Türkiye işçi ve köylülerinin elinde daha
yükseklere kaldırmak azmini bütün halkımıza açıklar.
"Hareketimiz... TKP’nin devrimci geçmişinin
gerçek mirasçısı olduğunu ilân eder."
TKP hakkında, Program Taslağı’nda söylenen
şeyler bunlar. Bu görüşlere birkaç bakımdan katılmıyoruz.
Bir kere Taslakta, TKP hakkında ileri sürülen
görüşler, akıl almaz çelişkilerle doludur. Yuvarlak ve
demagojik ifadeler bir yana bırakılırsa, TKP hakkında söylenen
olumlu şeyler, onun "mükemmel bir komünist hareket" ilân
edilmesine yeter de artar bile. "Leninist bir örgüt" olmak, "Marksizm-Leninizm’e
bağlı kalmak", "proleter enternasyonalizmine daima bağlı
kalmak", "oportünizm ve Troçkizm gibi ihanet akımlarıyla
durmadan mücadele etmek", son derece mükemmel bir komünist
hareketin nitelikleridir
Fakat, yine Program Taslağı’na göre, TKP’ni
oportünist ve revizyonist bir parti ilân etmemek mümkün
değildir. "Marksizm-Leninizmi yurdumuz şartlarıyla yaratıcı
bir şekilde kaynaştıramamak", "yığınlar içinde kök salmayı
başaramamak", otuz küsur yıllık legal ve illegal faaliyet
dönemi boyunca "yığınları silahlı mücadele yolunda seferber
edememek ve halkın silahlı gücünü yaratamamak", "Leninist
örgütlenme esaslarını uygulamamak" ve bütün bunlardan dolayı
da "çökertilmek", su katılmamış bir revizyonist hareketin
nitelikleridir.
Bir parti, bir yandan revizyonizmin ve
oportünizmin bütün hastalıklarıyla sakatlanmış olacak, öte
yandan, bu parti "Marksizm-Leninizme bağlı kalmış" olacak, "oportünizmle
mücadele etmiş" olacak, "Leninist parti" olmakta devam edecek.
Bu, en hafif deyimi ile, Marksizm-Leninizmin ne olduğunu,
oportünizmin ne olduğunu, Leninist partinin ne olduğunu
anlamamaktır. "Ülke şartlarıyla kaynaşmayan", ondan kopuk bir
"Marksizm-Leninizm"! "Yığınlar içinde kök salmayı başaramayan",
"Leninist örgütlenme esaslarını uygulamayan", "teori ve
pratiği kaynaştıramayan" bir-"Leninist parti"! Çoğu zaman
halkın silahlı mücadelesi için şartların son derece elverişli
olduğu otuz küsur yıllık mücadele döneminde, "yığınları
silahlı mücadele için seferber edememek ve halkın silahlı
gücünü yaratamamak", "teori ile pratiği kaynaştıramamak", "yığınlar
içinde kök salamamak", "Leninist örgütlenme esaslarını
uygulamamak", "burjuva iktidarların ağır baskı ve takibini alt
edememek" ve "çökertilmek"; buna rağmen "oportünizmden" azade
olmak, üstelik "oportünizmle durmadan mücadele etmiş" olmak!
Bunlar aklın alacağı sey değildir. Miras hesaplarıyla bu dendi
vahim çelişkilere düşmek, bir komünist harekete asla yakışmaz!
TKP hakkında, şahsi görüşlerim şunlardır: TKP,
M. Suphi yoldaşın önderliği altındayken Leninist bir partiydi.
M. Suphi yoldaşın Kemalistler tarafından hunharca
katledilmesinden sonra, partinin önderliği revizyonistlerin
eline geçmiştir. Şefik Hüsnü, otuz yıllık önderliği boyunca,
revizyonist bir çizgi izlemiştir. Şefik Hüsnü’nün
önderliğindeki TKP, bir müddet, Türkiye’de devrimi "sosyalist
devrim" olarak tespit etmiş ve bunu da Kemalist iktidardan
beklemiştir. Daha sonra "sosyalist devrim" şiarından vazgeçmiş,
fakat bu kez de aynen Menşeviklerin mantığıyla, Kemalist
iktidarın demokratik devrimin görevlerini tamamlamasını ve
sosyalist devrim için yolu düzlemesini beklemeye koyulmuştur.
TKP, köylülerin devrimci rolünü reddetmiştir. İşçi sınıfı
önderliğinde, köylülere dayanarak demokratik halk devrimini
başarmayı ve durmadan sosyalizme gecmeyi, yani Marksist
Leninist kesintisiz ve aşamalı devrim teorisini reddetmiştir.
Ülkemizin somut gerçeği ile
Marksizm-Leninizm’in teorisini birleştirememiştir.
İşçi-köylü ittifakı yerine, sürekli olarak
burjuvaziyle ittifakı ön plana çıkarmıştır. Silahlı mücadele
yolunu reddetmiştir. Kemalist iktidara kölece bir bağlılık
göstermiştir. Refik Saydam hükümetini destekleyecek kadar
Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmıştır. Kemalist iktidarın, bütün
azınlık milliyetlere, özellikle Kürt milletine uyguladığı
amansız milli baskıyı, hatta kitle katliamlarını tasviple
karşılamıştır. Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonraki otuz
yıllık dönemde TKP, bir reform partisi olmaktan ileri
gidememiştir. Şefik Hüsnü’nün yazıları, Marksizm-Leninizm’in
alfabesi sayılacak en ilkel gerçekleri bile çiğnemektedir (Bak:
Seçme Yazılar, S. Hüsnü, Aydınlık Yayınları).
TKP’nin çökertilmesi, revizyonist çizgisinin
kaçınılmaz sonucudur. Yakup Demir, Mihri Belli, Hikmet
Kıvılcımlı gibi kaşarlanmış revizyonistlerle Mustafa Suphi
yoldaşın ölümünden sonra TKP’nin izlediği çizgi arasında
hiçbir fark yoktur. Gerek ideoloji ve politikası itibarıyla,
gerekse örgütsel olarak TKP, Y. Demir, M. Belli, H. Kıvılcımlı
revizyonistlerinde devam etmektedir. Yakup Demir kliği,
Mustafa Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP’nin çizgisine
gerçekten ihanet etmiştir, ama TKP’nin daha sonraki çizgisini
olduğu gibi devam ettirmektedir.
TKP mirasçılığı havada bir iddiadır. Bir
komünist hareket, M. Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP’nin
mirasçısı olur, TKP saflarındaki militan işçi-köylü-aydın
üyelerin kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları komünizm
davasına derin inancın mirasçısı olur ama, TKP önderliğinin
revizyonist çizgisinin mirasçısı olamaz.
Program Taslağı, "ne şiş yansın, ne kebap"
mantığıyla kaleme alınmıştır.
"20.... Gerici parlamentoyu bir hâkimiyet aracı
olarak kullanan emperyalizm ve işbirlikçileri..."
Yukarıdaki ifade, Marksist-Leninist devlet
teorisine tamamen aykırıdır. Çünkü "emperyalizm ve
işbirlikçilerinin" "hâkimiyet aracı", "parlamento" değil,
devlet cihazıdır. Parlamentonun varlığı veya yokluğu,
hakimiyet aracı olan devlet cihazının varlığı veya yokluğu
demek değildir; bu devlet cihazının şu veya bu biçimde olması
demektir, yani??? parlamento hakimiyet aracı olan devletin
biçimiyle ilgili bir kurumdur. Nitekim hakım sınıflar,
parlamentoyu bir kenara fırlatıp attıkları zaman da
hakimiyetlerini devam ettirirler, hakimiyet araçlarını bir
kenara fırlatıp atmış olamazlar. Sadece, onun biçimini
değiştirmiş olurlar.
Parlamentonun özü ve fraksiyonu nedir, bunu
Lenin yoldaştan öğrenelim:
"Belirli bir süre için parlamentoda halkı
yönetici sınıfın hangi bö1ümünün ayaklar altına alacağına,
ezeceğine, dönem dönem karar vermek: Sadece mesruti
parlamenter monarşilerde değil, en demokratik cumhuriyetlerde
de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur" (Devlet ve
İhtilâl, S. 61)
"Amerika’dan İsviçre’ye Fransa’dan İngiltere’ye,
Norveç’e vb kadar her hangi bir parlamenter ülkeyi düşününüz;
asıl devlet işleri hep kulislerde yapılır; bu işler hep devlet
daireleri, bakanlıklar, kurmay heyetleri tarafından yürütülür.
Parlamentolarda, sadece ‘saf halkı’ aldatmak ereğiyle,
gevezelikten başka bir şey yapılmaz. Bu o kadar doğrudur ki,
burjuva-demokratik cumhuriyeti olan Rus Cumhuriyeti’nde bile,
hatta gerçek bir parlamento kuracak zamanı bile bulmadan önce,
parlamentarizmin bütün bu kusurları hemen ortaya çıktı (age,
S. 62).
Demek ki, en demokratik burjuva
cumhuriyetlerinde bile, parlamentonun hâkim sınıflar
tarafından bir köşeye fırlatılması, iki şeyi değiştirecektir:
Birincisi, "bir süre için, parlamentoda, halkı yönetici
sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine,
dönem dönem karar vermek" imkânı ortadan kalkacaktır. ikincisi
de, hâkim sınıfların temsilcileri, artık "parlamentolarda...
‘saf halkı’ aldatmak ereğiyle, gevezelik" yapamayacaklardır.
Ama, hâkim sınıfların hakimiyet araçları ortadan
kalkmayacaktır.
Komünistler, elbette, "baskı biçiminin şöyle ya
da böyle olmasının, proletarya bakımından önem taşımadığını"
değişmezler;
"Sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında
tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçimi[nin],
proletaryanın, genel olarak sınıfların ortadan kalkması için
yürüttüğü mücadeleyi önemli
derecede
kolaylaştıracağını" bilirler (age, S. 103). Bu nedenle, "özellikle
şartların- devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva
parlamentarizmi ‘ahır’ından yararlanırlar", "ama aynı zamanda,
parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir
eleştirisini yapmayı da bilirler"
(age, S. 61).
Biz, konuyla ilgili olmadığı için özel olarak
Türkiye’de parlamentarizmin mahiyeti ve ondan yararlanılıp
yararlanılmayacağı üzerinde durmuyoruz.
Program Taslağı, parlamentonun özünü ve
fonksiyonunu kavrayamamış, "gerici parlamento" dediği şeyi,
bizzat devlet cihazının yerine koymuştur. Taslağa göre,
parlamentonun mevcut olmadığı bir faşist diktatörlüğü, artık
hâkim sınıfların "hâkimiyet aracı"nın yani devlet cihazının
bulunmadığı (!) bir sistem olarak görmek gerekir ki,
Marksist-Leninist devlet teorisi açısından tamamen yanlış,
pratik mücadele açısından da son derece zararlıdır.
"20.... Türk askeri, kurtuluş savaşı veren Kore
halkına karşı... savaşa sürüldü."
Buradaki "Türk askeri" tabiri iki bakımdan
yanlıştır.
Birincisi, savaşa sürülenler sadece "Türk" olan
askerler değildir, hatta
çoğunlukla
"Türk" değildir. Türk hâkim sınıfları, Kore’ye
gönderilenlerin azınlık milliyetlerden ve en çok da Kürtlerden
seçilmesine özellikle dikkat göstermiştir. Türk şovenizmi ve
milli baskı bu konuda da kendini göstermiştir. Doğu
Anadolu’nun Kürt köylülerinden birçoğunun Kore’ye gidip
dönmediğini, bizzat köylülerden dinledik.
İkincisi, "Türk askeri" tabiri ile Programda
anlatılmak istenen şey, anlatılamıyor! Esas belirtilmek
istenen şey, bizim emekçi halkımızın, emperyalistlerin ve
uşaklarının menfaatleri uğruna, haklı bir dava için çarpışan
başka bir halkın üzerine sürüldüğüdür; bir halka, başka bir
halkın kırdırılmak istendiğidir. Taslağı kaleme alan arkadaşın,
bunu belirtmek isteyip istemediğini bilmiyorum ama, bence bu
belirtilmelidir. Oysa, "asker" tabiri bu fikri ifade etmiyor;
gerici orduyu ve genel olarak bu ordunun mensuplarını
hatırlatıyor. Bunun yerine, "silah altına alınan emekçiler..."
veya "Türkiye emekçileri..." veya "Türkiye’nin işçi ve
köylüleri..." gibi bir ifade kullanmak, her iki bakımdan da
daha doğru olurdu.
"20.... emperyalizm ve işbirlikçileri, halk
yığınlarına boyun eğdirmek için kendi çöküşlerinin çürüyen
ideolojisini ve kültürünü yaydılar..."
(çöküşün ideolojisi ve kültürü olmaz. İdeoloji
ve kültür, emperyalizm ve işbirlikçilerinindir. Bu ideoloji ve
kültür, çöküşün ifadesi olabilir; çöküşü yansıtabilir vs. "Kendi
çöküşlerinin ifadesi olan çürüyen ideolojisini..." veya "kendi
çöküşlerini yansıtan çürüyen ideolojisini..." gibi bir ifade
kullanılmalıydı. O zaman ifadenin dil ve mantık bakımından bir
anlamı olurdu.
"21. Halk yığınlar üzerindeki baskı ve sömürüyü
her geçen gün şiddetlendiren siyasi ve iktisadi buhran,
Amerikan uşağı DP iktidarının 27 Mayıs 1960’da yıkılmasıyla
sonuçlandı."
Birincisi, "halk yığınları üzerindeki sömürü ve
baskıyı şiddetlendiren", "buhran" değil, DP
iktidarıdır;
"buhran", bu baskı ve sömürünün şiddetlenmesine
yol açar, şiddetlenmesini zorunlu kılar, DP iktidarını
şiddetlendirmeye zorlar vs.
İkincisi, "DP iktidarının 27 Mayıs 1960’da
yıkılmasıyla" buhran sonuçlanmamıştır. Eğer 27 Mayıs bugünkü
sistemin buhranını sona erdirecek kerameti gösterseydi, bu
bütün işçi sınıfı devrimcileri için yıkım, bütün gericiler
için de bayram olurdu. Hatta orta burjuvazi bile, "sosyalizm"
belası olmadan da, sistemi kazasız belasız devam ettirmenin
yolu bulunduğu için, kendi reformist ütopyalarını bir bayrak
gibi dalgalandırarak "zafer! zafer!" diye haykırırdı! Sömürücü
sınıflar, Marks’ın, Engels’in, Lenin’in ,"kehanetlerinin" suya
düştüğünü yüksek sesle bütün dünyaya ilân ederlerdi! Bütün
gericiler, 27 Mayısı kendilerine örnek edinirlerdi!
Şükür ki, 27 Mayıs böyle bir keramet
gösteremedi; buhran sonuçlanmadı. Bugün de, bütün şiddetiyle
devam ediyor. Üretim araçlarının mülkiyeti bir avuç sömürücü
azınlığın elinde bulunduğu müddetçe de, ne iktisadi buhran, ne
de onun sonucu olan siyasi buhran sonuçlanacaktır. Buhrana son
verecek olan, muzaffer bir halk devrimidir. 27 Mayıs’ta
buhranın sonuçlandığı iddiası, M. Belli, D. Avcıoğlu gibi
sosyalizm maskeli burjuvalara yakışır. Onlara göre, eğer 27
Mayıstan sonra ordu iktidarı elinde tutsa ve seçimlere
gitmeseydi, artık Türkiye’de buhran muhran olmazdı (!). 12
Mart Muhtırası’na da lüzum kalmazdı (!). Subaylar bunların
parlak fikirlerini hesaba katmadıkları içindir ki, buhrandan
ve karışıklıklardan kurtulamıyorlar (!). Sistemin temellerini
muhafaza etmek, fakat öte yandan, onu bütün hastalıklarından,
iç çelişmelerinden kurtarmak! Orta burjuva reformcularına
yakışacak gerici bir ütopya! Program Taslağı’na da, onlardan
miras kalmış.
"21... 27 Mayıs hareketine karakterini veren
orta burjuvazi, emperyalizme başından teslim olmuştu. İktidarı
işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına bıraktı.
Tarih bir kere daha gösterdi ki, emperyalizm ve
işbirlikçilerinin iktidarını yıkacak biricik güç, proletarya
önderliğinde halkın teşkilatlı gücüdür.
"Bununla beraber, 27 Mayısın getirdiği 1961
Anayasası ile halkımız, sınırlı da olsa bazı demokratik haklar
kazandı ve devrimci fikirlerin hızla yayıldığı elverişli ???bir
ortam doğdu."
27 Mayısa orta burjuvazinin katıldığı doğrudur.
Ama bu harekete "karakterini veren" sınıfın orta burjuvazi
olduğu asla doğru değildir. Çünkü, "karakterini veren"`sınıf
ifadesiyle, harekete önderlik eden ve iktidarı ele geçiren
sınıf kastediliyor.
"İktidarı
işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak
ağalarına bıraktı" dendiğine göre, 27 Mayıs darbesinden sonra
iktidarı "orta burjuvazi ele almıştır." Öyle ya, bırakabilmesi
için eline alması lazım.
1965’de AP’nin tek başına iktidara gelmesiyle,
orta burjuvazinin iktidardan indiği`kastediliyorsa, MBK
iktidarın ve koalisyon hükümetlerinin orta burjuvaziyi temsil
ettiği kabul ediliyor demektir. Eğer, koalisyon hükümetleriyle
birlikte orta burjuvazinin iktidarının sona erdiği
kastediliyorsa, MBK iktidarının orta burjuvaziyi temsil ettiği
kabul ediliyor demektir. Gerçekte ise, gerek MBK iktidarı
dönemi, gerekse koalisyon hükümetleri dönemi, komprador büyük
burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarda olduğu dönemdir
1950’de iktidardan düşen komprador büyük
burjuvazi ve toprak ağaları kliği, DP iktidarının kendisine de
yönelen faşist baskıları karşısında, "demokrasi" havariliğine
çıkmış, orta burjuvazinin ve gençliğin bu yöndeki atılımını
bir kaldıraç gibi kullanarak, 1960’da iktidarı tekrar ele
geçirmiştir. Kitlelere yol gösterecek komünist bir önderlik
olmadığı için, halkın muhalefeti, gerici kliklerden bazen
birinin, bazen diğerinin peşine takılmış ve çarçur edilmiştir.
CHP’ye hâkim olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları
kliği, iktidarı ele geçirdikten sonra, 27 Mayıs hareketi
içinde önemli bir rol oynayan orta burjuvaziyi birdenbire
karşısına almayı doğru bulmamıştır; orta burjuvazinin, 27
Mayıs Anayasasına da giren bazı sınırlı demokrasi taleplerini
bu nedenle kabul etmiştir 27 Mayıs hareketine önderlik eden ve
sonunda iktidarı ele geçiren sınıf, CHP’ye hakim komprador
büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliğidir. Orta burjuvazi
onun peşinde yedek kuvvet olarak yer almıştır.
Bizce 27 Mayıs hareketinin doğru tahlili budur.
"22 İşçi sınıfımız, Amerikancı AP iktidarına,
patronlara ve Amerikan uydusu sarı sendikacılığa karşı verdiği
sayısız mücadelede yiğitlik destanları yazdı 15-16 Haziran
1970’de isçi sınıfımızın şahlanan mücadelesi patronların
yüreğine korku saldı... Kozlu maden ocağında Mehmet Çavdar’ı,
Gamak Fabrikasında Şerif Aygül’ü ve daha nice yiğitleri şehit
verdik."
Birincisi, revizyonist-reformist TİP’in kontrol
ettiği DİSK yöneticilerinin, işçi sınıfımızın devrimci
mücadelesini reformizme batırdıkları da kısaca teşhir
edilmeliydi. DİSK’le barış politikası, yani işçi sınıfı
saflarındaki reformizmle barış politikası, öteden beri sürüp
gelen bu politika, Program Taslağı’na da bulaşmış.
Sıkıyönetimden sonra girdiğimiz yeni dönemde, eski dönemin
yadigarı olan bu tür pislikleri, ne yazık ki sırtımızdan hala
atamamışız.
İkincisi, Programda ölen işçilerin isimlerinin
sayılması çok gereksiz bir şey. Bunlar Programı zayıflatır.
Daha aşağıda da ölen gençlerimizin isimleri sayılmış. O da
gereksiz. Her gecen gün işçi, köylü, genç, aydın yeni
arkadaşlar eksilecek aramızdan. Program, durmadan bunların
gerisinde kalacak. Bunları tek tek Programa koymaya imkân ve
ihtimal yok! Bunun faydası da yok! Aksine zararları olabilir.
Neden filân isim var da, şu isim yok gibi, kısır, verimsiz,
tatsız tartışmalara yol açabilir. Ayrıca, daha ayrıntılı bir
açıklamanın imkânsız olduğu bir programda, her saftan,
komünist, revizyonist ,anarşist bütün saflardan isimlerin yan
yana yer alması sadece kitlelerin bilincini bulandırmaya,
onların hepsini bir ve aynı hareketin unsurları olarak
görmelerine yol açar. Eğer her saftan kişiyi peş peşe
sıralamakla, bunlara sempati duyan herkesin desteğinin
kazanılacağı hesaplanıyorsa, bu basit bir politika oyunudur ve
insanın ayağına dolaşır. Emperyalizme ve gericiliğe karşı
dövüşürken ölen herkes saygıya değerdir. Ama bu, bunların
içindeki revizyonist ve anarşist unsurlarla komünistler
arasına bir çizgi çekmemize asla yol açmamalıdır. Yoksa, daha
da saygıya değer olan komünizme, halkın kurtuluşu davasına
saygısızlık edilmiş olur. Ferdinand Lassalle’in Alman
gericileri tarafından öldürülmesi, Marks’ın ve Engels’in onu
eleştirmesine engel olmadı. Hem de Lassalle, o yıllarda Alman
işçilerinin elinde bayrak olduğu halde. Değil Lassalle’in
programda isminin gecmesi, onu yücelten bir marşın parti marşı
olmasına bile karşı çıkıyorlar. Engels Bebel’e yazdığı bir
mektupta: "Lassalciler hiç bir fedakârlıkta bulunmadılar,
muhafaza edebildikleri her şeyi muhafaza ettiler. Zaferlerini
tamamlamak için de, siz parti marşı olarak, Audorf’un
Lassalle’i yücelttiği o kafiyeli ahlak dersi veren boş
cümlelerini kabul ettiniz" diyor.
Kaldı ki, ölülere övgünün de, sevginin de,
saygının da, eleştirinin de yeri parti programı değildir.
Bunun için özel broşürler çıkarılabilir, bildiriler
dağıtılabilir, parti organlarında yazılar yazılabilir.
Programı bir merasim meydanına çevirmenin bir gereği yoktur!
"10.... Feodal ağalarla ittifak kuran büyük
burjuvazi, Kürt halkına karşı da milli baskı ve eritme
politikası uyguladı."
"25. Yurdumuzda yaşayan altı milyon nüfuslu
Kürt halkı, burjuva ve toprak ağası iktidarların ağır milli
baskı ve eritme politikasına karşı mücadele bayrağını kaldırdı.
Amerikancı iktidarların Kürt halkını yıldırmak için giriştiği
en ağır zulüm ve işkencelere göğüs gerdi. Kürt halkının
demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini
tayin için giriştiği mücadele hızla güçlenmektedir.
Türkiye’nin bütün işçi ve köylüleri bu mücadeleyi destekliyor.
Türkiye halklarını birbirine düşman etmek ve ezmek amacını
güden emperyalizmin ırkçılık politikası iflas etmekte ve
halkları devrim yolunda birleştiren bağlar sağlamlaşmaktadır."
"52. Hareketimiz, Kürt halkının kendi kaderini
tayin ve isterse ayrı bir devlet kurma hakkını tanıdığını
açıklar.
"Hareketimiz... Kürt halkının kaderinin Kürt
işçi ve köylülerinin menfaati yönünde tayin edilmesi için
çalışır.
"Hareketimiz, Kürt ve Türk halklarının devrimci
birliği ve kardeşliğine düşmanlık güden her milliyetten gerici
hâkim sınıflarla ve onların bölücü politikalarıyla mücadele
eder."
1) "Milli baskı ve eritme politikası"! İlk önce
"milli baskının" tümünden, sonra da milli baskının bir parçası
olan "eritme" politikasından söz etmek ve bu ikisini bir ve
ile birleştirmek gramere ve mantığa aykırıdır.
2) Milli baskı, sadece
Kürt halkına
karşı değil, burjuvazisi de dahil
Kürt milletine
karşı
uygulanmaktadır. Ayrıca milli baskı, sadece Kürt milletine
değil, bütün azınlık
milliyetlere
uygulanmaktadır. Program Taslağı, milli
baskının sadece Kürt halkına uygulandığını ileri sürmekle,
birinci olarak diğer azınlık milliyetlerin demokratik
mücadelesine gözlerini kapamıştır. İkinci olarak da, şu iki
yanlıştan birine düşmektedir: Ya bu Kürt halkı ifadesinin
kapsamına Kürt burjuvazisi ve küçük toprak ağaları da dahil
sayılmaktadır; o takdirde, baskılara karşı gelişen Kürt milli
hareketinin burjuva-feodal karakteri gözlerden saklanarak,
milli hareketle işçi ve köylülerin sınıf hareketi bir ve aynı
görülerek, Kürt milliyetçilerinin çizgisine düşülmektedir. Ya
da, Kürt halkı ifadesinin kapsamına, Kürt burjuvazisi ve küçük
toprak ağaları dahil edilmemektedir; bu takdirde de Kürt
burjuvalarının ve küçük toprak ağalarının milli baskılara
karşı giriştiği mücadelenin ilerici karakteri toptan
reddedilmekte, Türk milliyetçiliği çizgisine düşülmektedir.
3) Milli baskının amacı,
"Kürt halkını
yıldırmak"
olarak
gösterilmektedir ki, bu, doğru değildir; bu, sınıfsal baskının
amacıdır. "Halk yıldırma politikası", bütün gerici
iktidarların, milliyetine bakmaksızın bütün emekçilere karşı
uyguladığı politikadır; Türk halkına da uygulanan politikadır.
Onun dışında, sadece
Kürt halkı
değil, bütün
Kürt milliyeti
(bir avuç büyük feodal bey hariç), sadece "yıldırmak".için
değil, aynı zamanda daha esaslı bir amacı gerçekleştirmek için
de, "zulüm ve işkencelere" uğratılır. Bu amaç nedir? Bu amaç
en genel ifadesiyle, ülkenin bütün pazarlarının, maddi
zenginliklerinin vb... rakipsiz hâkimi olmaktır. Milli
imtiyazlar sağlamak, devlet imtiyazını elinde tutmaktır. Bu
amaçla, azınlık milliyetlerin dilleri yasaklanır, demokratik
hakları gasp edilir, kitle katliamlarına girişilir vs. vs...
Hâkim ulusun burjuvazisi, "toprak bütünlüğünü" korumak, "dil
birliğini sağlamak" için, elinden geleni yapar.
Azınlık milliyetlerin, emekçilerine yapılan
baskı böylelikle, katmerli bir nitelik kazanır. Birincisi,
emekçilerin kanını daha çok emmek için yapılan sınıfsal baskı;
ikincisi, milli amaçlarla azınlık milliyetin bütün sınıflarına
yapılan milli baskı.
Program, milli baskıyla sınıfsal baskıyı bir ve
aynı şey olarak göstermekle, ya burjuvaziye ve küçük toprak
ağalarına karşı, Kürt işçilerinin ve diğer emekçilerinin
mücadelelerini örtbas etmektedir; ya da, Kürt burjuvalarının
ve küçük toprak ağalarının milli baskıya karşı mücadelesinin
ilerici niteliğini inkâr etmektedir. Birinci sonuç, Kürt
milliyetçilerinin, ikinci sonuç, Türk milliyetçilerinin işine
yarar, ama her ikisi de Kürt ve Türk proletaryası ve
emekçilerinin işine yaramaz.
4) Program Taslağı’nda, emperyalizmin, "Türkiye
halklarını birbirine düşman etmek ve ezmek." amacıyla "ırkçılık
politikası" güttüğü söyleniyor. Emperyalizmin "Türkiye
halklarını birbirine düşman etmek ve ezmek" istediği doğrudur;
ama bu amaçla ırkçılık politikası güttüğü yanlıştır. Irkçılık
politikası, burjuvazinin siyasi bakımdan en geri kesimlerinin
ve feodalizmin politikasıdır. Türk ırkçılığı, Türk
burjuvazisinin siyasi bakımdan en geri kesimlerinin ve Türk
toprak ağaları sınıfının politikasıdır. Kürt milletinin
saflarında da ırkçılık politikası mevcuttur. Ve bu politika
da, Kürt burjuvazisinin siyasi bakımdan en geri kesimlerinin
ve bir kısım Kürt feodal beylerinin politikasıdır. Irkçılık
politikasının kaynağı, sosyal temeli içerdedir. Emperyalizm,
menfaatlerine el verdiği yerde bu sınıfların ırkçılık
politikasını destekler, menfaatlerinin el vermediği yerde
karşısına çıkar. Türkiye’de ABD emperyalizmi, menfaatine el
verdiği için, Türk ırkçılığını kışkırtmakta ve
desteklemektedir.
Emperyalizmin bizzat güttüğü ırkcılık
politikası bambaşka bir şeydir. Emperyalist devletlerin, küçük
milletleri ve devletleri ezmeleri, içişlerine burunlarını
sokmaları, müdahalelerde bulunmaları, meselâ faşist Hitler
köpeğinin, Alman ırkının dünyaya hükmetmek için yaratıldığı
zırvaları, ABD emperyalizminin ve Sovyet sosyal
emperyalizminin, küçük devletlerin ve milletlerin içişlerine
karışmaları, bütün bunlar da emperyalizmin ırkcılık
politikasının tezahürleridir.
Program Taslağı’nın yanlış formülasyon, yerli
ırkçıların işine yarar. Çünkü, onların ırkçılık politikasına
karşı yürütülecek mücadeleyi göz ardı etmektedir.
5) Program Taslağı,
"Kürt halkı",
"ağır
milli baskı
ve
eritme
politikasına karşı mücadele bayrağını kaldırmıştır" diyor.
Yine Program Taslağı, "Kürt halkının giriştiği mücadele
demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği
mücadele
bayrağını kaldırmıştır" diyor. Yine Program Taslağı, giriştiği
mücadele ve
kendi kaderini
tayin
içindir" diyor.
Kürt hareketi, her şeyden önce, bir
milli harekettir;
bir halk
hareketi değil. Onun için,
milli
baskılara
karşı, "demokratik
hakların", "milliyetlerin eşitliği", "kendi kaderini tayin"
için girişilen
milli
hareketle,
Kürt
proletaryasının ve emekçilerinin, yani Kürt halkının sınıf
hareketini ayırdetmek gerekir
İkincisi, hiç bir milli harekette, o milletin
burjuvazisinin ve milli harekete katılan toprak ağalarının
talebi, MİLLİ BASKI’nın kaldırılması, DEMOKRATİK HAKLAR VE
MİLLİYETLERİN EŞİTLİĞİ talepleriyle sınırlı kalmaz. Bùrjuvazi
vè milli harekete katılan toprak ağaları, bu taleplerin daha
da ötesine giderler. Onlar, kendi lehine eşitsizlik ve imtiyaz
isterler. Başka milletlerin demokratik haklarını kendi lehine
gasbetmek ister. Kendi pazarlarına ve maddi zenginliklerine,
kendisi kayıtsız şartsız hâkim olmak ister. Kendisinden daha
zayıf ve güçsüz olanlara, milli baskı uygulamak ister. Kendi
milliyetine mensup proleterleri ve emekçileri, diğer
milliyetlere mensup emekçilerden ulusal çitlerle ayırmak ister.
Proletaryanın ve demokratizmin uluslararası kültürünün yerine,
kendi milli kültürünü geçirmek ister, kendi milliyetçiliğini
güçlendirmek ister, kendi ulusal gelişmesi ve ulusal kültürü
için mücadele eder. Kendiliğinden olan, zora ve eşitsizliğe
dayanmayan "özümlenme"ye, milletlerin kaynaşması yönündeki
tarihi eğilime karşı çıkar vs. vs... Kürt
milli hareketi
içinde, bir kısım Kürt burjuvazisinin ve onunla
ittifak halinde olan bir kısım küçük toprak ağalarının,
yukardakilerine benzer gerici taleplerini ve emellerini
görmemek mümkün değildir. Program Taslağı, Kürt halkının sınıf
hareketiyle milli hareketi karıştırdıktan başka, Kürt milli
hareketi içinde, bir kısım Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak
ağalarının kendi öz milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen
eylemlerini de göz ardı etmektedir.
Komünist hareket, bir devlet içindeki her
milliyetten emekçi halkın
sınıf
hareketini
kayıtsız
şartsız destekler ve buna önderlik eder. Yine komünist hareket,
bir devlet içindeki ezilen milliyetlerin ulusal boyunduruğa,
ulusal eşitsizliğe ve imtiyazlara, devlet kurma imtiyazına
karşı giriştiği mücadeleyi kayıtsız şartsız destekler. Ama,
komünist hareket, ezilen milliyetlerin burjuvazisinin ve
toprak ağalarının kendi üstünlükleri için mücadelesini
desteklemez; milli baskılara karşı mücadeleyi, şeyhlerin,
toprak ağalarının, mollaların vb... durumunun güçlenmesiyle
bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele eder. Program
Taslağı, komünist hareketin bu görevini de, milli hareketi
yanlış değerlendirmesi, halk hareketiyle aynı şey olarak
görmesi sebebiyle göz ardı etmektedir.
Üçüncüsü, "kendi kaderini tayin için" mücadele,
ayrı bir devlet kurmak için mücadele demektir. Taslak
Kürt halkının
"kendi
kaderini tayin için" yani
ayrı bir
devlet kurmak için
mücadele
ettiğini söylüyor. Bu iki bakımdan yanlıştır: Önce, ayrı bir
devlet kurmak için mücadele, bugünkü şartlarda, halk hareketi
değil, milli hareket olur. İkincisi de, henüz Kürt milli
hareketi ayrı bir devlet kurmak için mücadele etmemektedir.
Milli hareket içinde bazı kesimler, bu yönde niyetler
taşıyabilir. Bu ayrı bir şeydir, milli hareketin ayrı bir
devlet kurmak amacıyla yürütülmesi ayrı bir şeydir. Kuzey
İrlanda’da bugün, bizzat ayrı bir devlet kurma amacıyla
yürütülen bir milli hareket vardır. Ama, Türkiye’de böyle bir
şey henüz ortaya çıkmış değildir. Türkiye’de, Kürt milli
hareketi
"kendi kaderini tayin hakkı"
için, yani
ayrı bir devlet kurma hakkı
için
mücadele ediyor. Ve biz bunu kayıtsız şartsız destekliyoruz,
her dönemde de destekleyeceğiz
6) Program Taslağı, "Kürt halkının mücadelesini",
yani "milli baskı ve eritme politikasına karşı" mücadeleyi, "demokratik
haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini tayin için"
mücadeleyi, "Türkiye’nin bütün isçi ve köylüleri destekliyor"
diyor.
Tekrarlayalım: . 5 Komünist hareket, a) Kürt
emekçi halkının sınıf hareketini kayıtsız şartsız destekler ve
ona önderlik eder. b) Komünist hareket Kürt milli hareketinde
ilerici olan her şeyi, milli baskıya, imtiyazlara, eşitsizliğe
karşı yönelen her seyi destekler ve bu mücadeleye de önderlik
etmek ister. c) Komünist hareket, milli hareket içinde, Kürt
milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eylemleri, istekleri
vs... desteklemez ve buna karşı mücadele eder.
Program Taslağı’nın yukarıdaki ifadesi iki
bakımdan yanlıştır: Birincisi, "Türkiye’nin bütün işçi ve
köylüleri" bir yana,
Türkiye’nin
sınıf bilinçli proletaryası dahi,
"kendi
kaderini tayin için", yani
ayrı bir
devlet kurmak
için
mücadeleyi her şart altında desteklemez. Komünist hareket, bu
meseleyi her somut durumda, "sosyal gelişmenin ve sosyalizm
için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından
yargılar" ve ona göre destekler veya desteklemez.
İkincisi, "Türkiye’nin bütün işçi ve
köylüleri"nin, bugün Kürt milletinin en haklı ve ilerici
isteklerini dahi desteklediğini iddia edemeyiz. Bu, arzu
edilen bir şeydir ama gerçek değildir. Böyle bir iddia, Türk
işçi ve köylüleri üzerindeki Türk milliyetçiliğinin derin
izlerini görmezlikten gelmek olur; böyle bir iddia, Türk
emekçileri üzerindeki hâkim ulus milliyetçiliğinin izlerine
karşı mücadele görevini unutmak olur.
7) Program Taslağı, "hareketimiz... Kürt
halkının kendi kaderini tayin ve isterse ayrı bir devlet kurma
hakkını tanıdığını açıklar" diyor.
Birinci yanlış şudur: Yine
Kürt
milletinin
yerine Kürt
halkı
denmiştir.
Milletin kendi kaderini tayin hakkıyla, halkın kendi kaderini
tayin haki tamamen farklı şeylerdir.
Milletin kendi
kaderini tayin hakkı, ayrı bir devlet kurma hakkı
anlamına gelir. Oysa,
halkın kendi
kaderini tayin hakkı o halkın devrim yapma hakkı
demektir.
"Halkın
kendi kaderini tayin hakkı" formülasyonu, Lenin
yoldaşa karşı Buharin tarafından savunulmuştur, (Bak: Doğu’da
Ulusal Kurtuluş Hareketleri, S. 277-278). "Halkın kendi
kaderini tayin hakkını" savunmak, gerçekte, hâkim milletin
devlet kurma imtiyazını savunmak demektir. Ve hâkim ulus
milliyetçiliğidir.
İkincisi, "Kürt halkının kendi kaderini tayin..."
denmiştir. Cümle, bu haliyle içinden çıkılamayacak derecede
çapraşık ve mantıksız bir hal almıştır. "Kürt halkının kendi
kaderini tayin..." demek,
Kürt halkının
devrimi
demektir.
Milli meseleyle ilgili bir program maddesinde, böyle bir
şeyden bahsetmek saçmalık olur. "...Kürt halkının kendi
kaderini tayin (hakkını) ve isterse..." denseydi, cümle gramer
ve mantık bakımından biraz daha düzgün olurdu
Üçüncüsü, "kendi kaderini tayin hakkı", zaten "ayrı
bir devlet kurma hakıdır", başka bir şey değildir. Taslak, "kendi
kaderini tayin hakkı"nı, başka bir şeymiş gibi gösteriyor.
Cümle eğer şöyle olsaydı doğru olurdu: "Kendi kaderini tayin
hakkını, yani ayrı bir devlet kurma hakkını..." Bu takdirde de
yine "halk" yerine "millet" demek gerekirdi.
Program maddesi, yukarıdaki haliyle şunu diyor:
"Hareketimiz, Kürt halkının [devrim] ve isterse ayrı bir
devlet kurma hakkını tanıdığını açıklar" ve bu haliyle Program,
milli meseleye çözüm getirmek bir yana sadece saçmalamış
oluyor.
8) Program Taslağı, "hareketimiz... Kürt
halkının kaderinin Kürt işçi ve köylülerinin menfaati yönünde
tayin edilmesi için çalışır" diyor.
Bu da, hiç bir şey dememiş olmaktır. "Kürt
halkının" değil de, "Kürt milletinin" denseydi, cümle yine
saçma olurdu. Çünkü, bir milletin "kaderinin tayin edilmesi"
ifadesi, "tayin etme" işinin dışardan yapılması anlamına gelir.
Yani Kürt milletine, dışarıdan müdahaleyle "ayrı bir devlet
kurdurulması" anlamına gelir ki, bu, birinci olarak "Kürt
milletinin kendi kaderini tayin hakkının" açıkça yok
edilmesidir. İkinci olarak da, Program, Kürt milletinin ille
de ayrı bir devlet kurmasını şart koşmuş olur ki, bu da
tamamen saçma bir şeydir. Kürt milleti, kendi kaderini tayin
hakkını kullanır veya kullanmaz, bu o milletin bileceği bir
şeydir. Dışarıdan tespit edilemez.
Ayrıca, Kürt milletinin, ayrı bir devlet kurmak
istemesi halinde, komünistler bunun, işcilerin ve köylülerin
menfaati yönünde olmasını elbette isterler. Ama, Kürt işçi ve
köylülerinin menfaatine aykırı bile olsa, Kürt milleti ayrı
bir devlet kurmak istiyorsa, komünistler onun karşısına asla
güçlük çıkarmazlar, zor kullanmayı kesinlikle reddederler ve
Kürt milletinin ayrılma isteğine razı olurlar.
Yukarıdaki madde, bir yığın anlamsızlıklarla
dolu. Ve sonuç olarak, Kürt milletinin kendi kaderini tayin
hakkını da ortadan kaldırıyor.
9) Program Taslağı, "hareketimiz... her
milliyetten gerici hâkim sınıflarla ve onların
bölücü
politikalarıyla
mücadele eder"
(abç) diyor.
"Bölücü politika" tabiri, son derece sakat ve
zararlıdır. Bu tabiri, hâkim sınıflar, kendi şoven
politikalarına karşı çıkan herkese yapıştırıyorlar ve "bölücülüğü",
"toprak bütünlüğünü bölmek", "ayrı bir devlet kurmak"
anlamında kullanıyorlar. Komünistler, her milliyetten
işçilerin ve diğer emekçilerin "birliğini" savunurlar.
Toprakların birliğini veya devletin birliğini, her milliyetten
emekçilerin birliğine hizmet ediyorsa savunurlar, etmiyorsa
toprakların ve devletin bölünmesini, ayrılmasını savunurlar. "Toprakların
birliği" veya "devletin birliği" sloganı, hâkim ulusun
burjuvalarının ve toprak ağalarının sloganıdır. Komünistler,
her milliyetten "işçi sınıfının ve emekçi halkın birliği"
şiarıyla, "toprakların ve devletin birliği" şiarını
birbirinden kesin ve kalın çizgilerle ayırt etmek
zorundadırlar. Yoksa, hâkim ulusun milliyetçileriyle bir anda
ayrı paralele düşüverirler. Bu durum da, çeşitli milliyetlere
mensup işçilerin ve emekçilerin birliğini kökünden baltalar.
Program Taslağı, "bölücü politika" ifadesini terk etmeli,
hangi çeşit birlikten yana olduğunu açıkça belirtmelidir.
10) Taslakta yer alan, milli meseleyle ilgili
yanlış olmayan, ama bir programda yer almasına da gerek
olmayan pasajlar üzerinde durmuyoruz.
Özetlersek:
a) Program Taslağı diğer azınlık milliyetler
üzerindeki milli baskıyı göz ardı ediyor. b) Program Taslağı,
Kürt hareketini bir milli hareket olarak değil, bir halk
hareketi olarak görüyor ve Kürt milliyetçiliğine taviz veriyor.
c) Program Taslağı, milli baskının sebeplerini yanlış tahlil
ediyor. d) Program Taslağı, Türk işçi ve köylüleri üzerindeki
Türk milliyetçiliğinin derin izlerini görmezlikten geliyor. e)
Program Taslağı, "ulusların kendi kaderini tayin hakkını":
Buharin’in yaptığı gibi, "halkın kendi kaderini tayin hakkı"
şekline sokuyor; "kendi kaderini tayin hakkını", "ayrı bir
devlet kurma hakkından başka bir şey olarak görüyor; milli
meseleyle ilgili kavramları altüst ediyor; ve sonuç olarak
Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını ortadan
kaldırıyor.
Sonuç: Kürt milliyetçiliğine
taviz veren bir Türk milliyetçiliği! Program Taslağı’nın özü
budur.
"26. 1960 -1970 arasında çeşitli oportünist
akımlar, halkımızın mücadelesini tarihteki köklerinden ve
Marksizm-Leninizm’den koparmakta etken oldular.
"TİP’in oportünist yöneticileri parlamento
yoluna saplandılar, reformculuğu savundular. Burjuva
yasalarına sığınarak emperyalizme boyun eğdiler ve partiyi
eylemsiz bir burjuva aydın kulübüne çevirdiler."
"Tarihteki kökler"in ne olduğunu ve M. Belli,
H. Kıvılcımlı ve Y. Demir revizyonistlerinin o "kökler"den ne
derece "koptuklarını" gördük. Bu çürümüş kökleri söküp atmak
yerine, ona Mao Zedung Düşüncesi’ni aşılamaya kalkışırsanız,
sonuç, sıska gövdesi ve buruk meyvesiyle acayip bir ağaç olur.
Şimdi böylesi ağaçlara, uluslararası Marksist-Leninist
literatürde "modern revizyonizm" deniliyor.
Yukarıdaki ifadeden çıkan bir diğer anlam da,
TİP’in "eylemsiz bir aydın kulübü" olarak doğmadığıdır. "Oportünist
yöneticiler"in TİP’i sonradan bu hale çevirdiğidir. Hâlâ eski
safsatalar devam ettiriliyor.
"29. Son çeyrek asır içinde, emperyalizmin ve
gericiliğin halkımız üzerindeki insafsız sömürü ve zulmü,
geniş emekçi yığınlar için hayatı dayanılmaz hale getirmiştir."
Niçin, "son çeyrek asır içinde"? "Emperyalizmin
ve gericiliğin halkımız üzerindeki insafsız sömürü ve zulmü"
1946’dan mı başlıyor? Daha önceki dönemler "halkımız" için
güllük gülistanlık mıydı? Diyelim, Program Taslağı’nı kaleme
alan arkadaş, M. Kemal dönemine özel bir sempati besliyor. Ve
o dönemde "sömürü ve zulmü’ daha "insaflı" olduğunu düşünüyor.
Peki, Alman faşizminin pençesindeki İkinci Dünya Savaşı
yallarını da mı öyle görüyor? 1946’dan sonraki dönemin
özelliği, Türkiye’de komprador büyük burjuvazinin ve toprak
ağalarının tek parti istibdadına dayanan askerî faşist
diktatörlüğünden "çok" partili (ama, hemen bütün serbest
partiler komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının
olduğu için o da bir anlamda tektir) diktatörlüğe geçilmiş
olmasıdır. Ve bir de Alman emperyalizminin hâkimiyetinin
yerini, adım adım Amerikan emperyalizminin hâkimiyetinin
almasıdır. "Sömürüyü ve zulmü" daha "insafsız" kılan etken
nedir acaba? M. Belli, kendi ifadesi ile, "Filipin tipi
demokrasiyi", bütün kötülüklerin anası olarak görüyor. Ona
göre, mesele gayet basittir: "Filipin tipi demokrasi"ye
geçilmemeliydi; CHP’nin Kemalist iktidarı devam etmeliydi. O,
halk üzerindeki gerici diktatörlüklerden birini diğerine
tercih ediyor. Program Taslağı da aynı tercihi daha "inçe" ve
daha "ustalıklı" bir tarzda yapmış olmuyor mu? Hem sonra,
programda "son çeyrek asır içinde" gibi, belirsiz bir ifadenin
yer alması da çok anlamsızdır. Program uzun yıllar muhafaza
edileceğine göre, seneler geçtikçe bu "çeyrek asır"ın
başlangıç tarihi de durmadan berilere kayacaktır. Bugün "insafsız
sömürü zulüm" dönemine dahil olan yılları, ilerde insaflı
saymak gerekecektir.
"30.... Faşist diktatörlüğün kurulmasıyla, 1961
Anayasasının sınırlı demokratik hakları da zorbalıkla yok
edilmiştir. Devlet idaresi yozlaşmış, rüşvet ve yiyicilik
almış yürümüştür."
Birincisi, "1961 Anayasasının demokratik
hakları", faşist diktatörlükle birlikte değil, ondan çok daha
önce fiilen ve tabii "zorbalıkla" ortadan kaldırılmıştı.
Faşist diktatörlük bizzat o Anayasayı da ortadan kaldırarak bu
gelişmeyi tamamladı. Böylece "demokratik haklar" dediğimiz
şeyin, elde tutulmasının bile, gerici şiddete karşı, bir
devrimci şiddetle mümkün olacağı, zorun, mukabil bir zorla alt
edileceği daha iyi anlaşıldı.
İkincisi, "devlet idaresinin yozlaşması", "rüşvetin
ve yiyiciliğin alıp yürümesi" de yeni değildir. Halkımız, on
yıllardan beri rüşvetten ve yiyicilikten yaka silkmektedir.
Rüşvet ve yiyicilik, burjuva-feodal devletin karakteridir.
Böyle bir devletin mevcut olduğu her yerde rüşvet ve yiyicilik
de mevcuttur; yiyicilik ve rüşvetten azâde bir burjuva -feodal
devlet bile, düşünülemez. Hatta en demokratik burjuva devlet,
rüşvet ve yiyiciliği ortadan kaldıramaz; sadece daha aza
indirir. Program Taslağı "yozlaşma"yı, "rüşvet ve yiyiciliği"
sıkıyönetimin gelmesine bağlamakla, ondan önceki dönemde "rüşvet
ve yiyiciliğin" olmadığını, "faşist diktatörlüğün" yani
sıkıyönetimin ortadan kalkmasıyla da, rüşvetin ve yiyiciliğin
ortadan kalkacağını dolaylı olarak kabul etmiş oluyor.
"35.... Emperyalizmin köpekleri, ırkçılık ve
militarizmi körüklemekte, Kürt halkı üzerinde baskıyı haklı
göstermeye ve dünya halklarına düşmanlık kışkırtmaya
çalışmaktadırlar."
"...Kürt halkı üzerinde..." ifadesi, "...Kürt
milleti ve diğer azınlık milliyetler üzerindeki..." şeklinde
değiştirilse daha doğru olur.
"36. Yarı-sömürge, yarı-feodal toplumumuzda
başlıca çelişmeler şunlardır: 1) Emperyalizmle ülkemiz
arasındaki çelişme; 2) Geniş halk yığınlarıyla feodalizm
arasındaki çelişme; 3) Burjuvazi ile proletarya arasındaki
çelişme; 4) Hâkim sınıflar içindeki çèlişme.
"37. Bütün bu çelişmelerin ortadan kalkması ve
halkımızın sömürü ve zulümden kurtulması sosyalizmle
gerçekleşecektir."
"Emperyalizmle ülkemiz arasındaki çelişme..."
formülasyon anlamsızdır. "Ülkemiz" değil, "halkımız"
denmeliydi veya "her milliyetten Türkiye halkı" denmeliydi. O
zaman cümlenin bir anlamı olurdu.
"Bütün bu çelişmelerin ortadan kalkması (abç)...
sosyalizmle gerçekleşecektir". Bilindiği gibi, farklı
çelişmelerin farklı çözüm yolları vardır. Emperyalizmle "ülkemiz"
değil ama, halkımız arasındaki çelişme, devrimci milli savaşla
(milli devrimle çözülür. Geniş halk yığınlarıyla feodalizm
arasındaki çelişme, devrimci iç savaşla (demokratik devrimle)
çözülür. Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde emperyalizme
karşı mücadeleyle feodalizme karşı mücadele, yani milli
devrimle demokratik devrim birbirinden ayrılamaz; bunlar
birbirine sıkı sıkıya ve kopmaz bağlarla bağlıdır. Fakat
şartlara göre, bu iki çelişmeden bazen biri, bazen de öteki ön
plana geçebilir. Emperyalizmin dolaylı yönetimi altında
bulunan yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde, feodalizmle halk
yığınları arasındaki çelişme baş çelişme olduğu halde,
emperyalizmin askeri işgaline uğrayan bu gibi ülkelerde milli
çelişme ön plana geçer ve baş çelişme haline gelir; ama her
iki halde de bu iki çelişmenin çözümü birbirinden ayrılmaz.
Demek oluyor ki, ilk iki çelişmenin çözümü birbirinden
ayrılmaz. Demek oluyor ki, ilk iki çelişmenin "çözülmesi" "sosyalizmle"
değil, daha önce demokratik halk devrimi ile "gerçekleşecektir".
Söz konusu olan ülke Türkiye, söz konusu "hâkim sınıflar’’
Türkiye’nin hâkim sınıfları olduğuna göre, Türkiye’de bunların
"hâkim" durumuna son verildiği andan itibaren, "hâkim sınıflar
arasındaki çelişme"den de artık söz edilemez. Bugün hâkim
sınıflar kimlerdir? Komprador büyük burjuvazi ve toprak
ağaları. Bunlar demokratik halk devrimiyle "hâkim"
mevkilerinden alaşağı edildiği zaman, hâkim sınıflar kimler
olacaktır? Esas itibarıyla işçi sınıfı, köylüler, şehir
küçük-burjuvazisi, milli burjuvazinin devrimci kanadı. Bu
ittifak içindeki hâkim sınıf ise, proletarya olacaktır.
Açıktır ki, demokratik halk iktidarının hakim sınıfları
arasındaki çelişme, artık eski anlamdaki hâkim sınıflar
içindeki çelişmeden tamamen farklıdır. Ve devrimci halkın
kendi içindeki, "halk içindeki", antagonist olmayan ve barışçı
metotlarla çözümlenebilen çelişmedir
"Sosyalizmle çözülecek" çelişme, bu dört
çelişmeden sadece "proletarya ile burjuvazi arasındaki
çelişmedir". Başka bir ifadeyle emekle sermaye arasındaki
çelişmedir. Bir noktayı daha belirtelim: Taslakta, çelişmenin
çözülmesinden değil, "ortadan kalkması"ndan söz ediliyor. Ne
komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları, ne de mili
burjuvazi, ne demokratik halk devrimiyle ne de sosyalist
devrimle tamamen ortadan kaldırılabilir. Bunlar, proletarya
diktatörlüğü gerçekleştikten ve hatta üretim araçlarının
tamamının kolektif mülkiyete dönüşümü tamamlandıktan sonra da,
ideolojik ve kültürel alandaki varlıklarını devam ettirirler.
Proletarya diktatörlüğü altında devrimin devam ettirilmesinin
sebebi budur. Bunların kaynağını Lenin yoldaş "‘Sol’ Komünizm,
Bir Çocukluk Hastalığı" adlı eserinde göstermiştir. Bütün
dünyada emperyalizmin ve gericiliğin kökü kazınmadıkça,
proletaryanın zafer kazandığı bir ülkede de, devrilen gerici
sınıflar mevcudiyetlerini koruyacaklar, devam ettirecekler,
pusuda bekleyecekler ve devrimi karşı-devrime dönüştürmek için
fırsat kollayacaklardır. Bunlarla proletarya arasındaki
çelişmenin "ortadan kalkması", ancak komünizmle mümkün
olacaktır. Çelişmenin çözülmesiyle kastedilen şey, bugün ilk
üç çelişmede, çelişmenin tali yönünün esas yön, esas yönün de,
tali yön haline gelmesidir. Çelişmelerin "ortadan kalkması"
ise, artık bunların mevcut olmaması, tamamen yok olması; ne
tali yönün, ne de hâkim yönün bulunması anlamına gelir.
Demokratik halk devrimi, bugün çelişmenin esas yönünü teşkil
eden emperyalizmi, komprador burjuvaziyi, toprak ağalarını
tali yön; çelişmenin tali yönünü teşkil eden proletaryayı ve
diğer halk sınıflarını ise esas yön haline getirecektir, ama
bu çelişmeyi "ortadan kaldırma"yacaktır. Sosyalizm, bugün
çelişmenin tali yönü olan proletaryayı esas yön, milli
burjuvazi dahil bütün burjuvaziyi tali yön haline getirecektir,
ama bu çelişmeyi tamamen "ortadan kaldırma"yacaktır.
Proletarya iktidarı altında ve sosyalizm kuruculuğu döneminde
ve hatta üretim araçlarının sosyalist mülkiyete dönüşümü
tamamlandıktan sonra da, o ülkenin proletaryası ile
emperyalizm,
bütün
burjuvazi ve toprak ağaları arasında çelişme
mevcut olacaktır (özellikle ideolojik alanda). Ama o ülke
açısından proletarya bu çelişmenin esas yönünü, diğerleri ise
tali yönünü teşkil edeceklerdir. Hatta çelişmenin tali yönünü
teşkil edecek olan gericiler arasında da çelişme mevcut olacak
ve devam edecektir.
"Bütün
bu çelişmelerin
ortadan
kalkması"
(abç), "sosyalizmle"
değil komünizmle "gerçekleşecektir"! Taslaktaki cümleye
neresinden baksak yanlıştır, Marksizm-Leninizm’e aykırıdır.
"37....halkımızın, sömürü ve zulümden
kurtulması sosyalizmle gerçekleşecektir.
Halkımızın "sömürüden" kurtulmasının
sosyalizmle gerçekleşeceği doğrudur. Demokratik halk iktidarı
döneminde, milli burjuvazi ve onun mülkiyeti mevcut olacağına
göre sömürü de, aşırı ölçülere varmamakla beraber mevcut
olacaktır. Hatta küçük üretimin mevcudiyeti bile, belli
ölçülerde sömürünün mevcudiyeti demektir. Bu nedenle,
proletarya iktidarı altında da, üretim araçlarının kolektif
mülkiyete dönüştürülmesi tamamlanamadığı müddetçe, sömürü
kısmen
devam
edecektir. Her alanda üretim araçlarının kolektif mülkiyeti
gerçekleştikten sonra, artık sömürüden söz edilemez. Artık,
sosyalizmin evrensel parolası, "herkesten gücüne göre herkese
emeğine göre!" parolası bir gerçek haline, gelmiştir.
Sömürünün kaynağı olan, üretim araçlarının bir grup insanın
elinde olması sona ermiş, bunlar, toplumun ortak mülkü haline
getirilmiştir. Sömürünün kaynağı kurutulmuştur.
Fakat cümlenin ikinci kısmı, "halkımızın
zulümden kurtulması sosyalizmle gerçekleşecektir"!!! ifadesi
tamamen sakattır. Bu, demokratik halk diktatörlüğü sisteminde
zulmün mevcut olacağını kabul etmektir. Zulüm nedir? Zulüm,
gericilerin yani bugünkü hâkim sınıfların halk sınıflarına
uyguladığı baskı ve zorbalıktır. Gerici şiddettir. Gerici
sınıflar bu şiddete ve zorbalığa, sömürülerini devam ettirmek
için, hâkim mevkilerini korumak ve ebedileştirmek için
başvuruyorlar. Bu bakımdan, onların halk sınıflarına karşı
gösterdiği şiddet, ayrı zamanda haksızdır. Bu haksız ve gerici
şiddet, neyle uygulanıyor? Hâkim sınıfların muhafızlığını
meslek edinmiş daimi orduyla, polis teşkilatıyla,
hapishanelerle vs. Bilindiği gibi hâkim sınıflar, halka karşı,
öteden beri, daima iki silah kullana gelmişlerdir: "Cellat ve
papaz". Zulmün aracı, işte bu "cellat"tır. Proletarya
önderliğinde muzaffer bir halk devrimi "cellat"ı da "papaz"ı
da o ülkenin bağrından kaldırıp atacağına göre, zulüm nerede
kalacaktır? Evet, demokratik halk devriminden sonra da (ve
hatta sosyalist devrimden sonra da) "şiddet" ortadan
kalkmayacaktır. Ama, bu "şiddet"in niteliği tamamen değişiktir
artık. Bu şiddet, proletaryanın ve halk sınıflarının, eski
düzeni geri getirmek isteyen gerici sınıflara karşı kullandığı
devrimci şiddettir. Bu şiddet, tarihı açıdan meşru ve haklıdır.
Bu "zulüm" müdür? Gericilere sorarsanız öyledir. Ama bize
sorarsanız, bu en tabii, en kaçınılmaz bir şeydir, haklı ve
ilerici bir şeydir ve asla zulüm değildir! Tersine, zulmü geri
getirmek isteyenlere karşı halkın verdiği bir cezadır. Program
Taslağı, demokratik halk diktatörlüğü sisteminde zulmün mevcut
olacağını dolaylı olarak kabul etmekle, gericilerin paraleline
düşmüyor mu?
"59. Hareketimizin nihai hedefi, insan
üzerindeki her türlü sömürü ve zulmü ortadan kaldırmak,
halkımızı sınıfların kalmadığı bir dünyada en büyük ve en
mutlu geleceğe, komünizme ulaştırmaktır."
Aynı ifade, Tüzük Taslağı’nın temel ilkeler
bölümünde de geçiyor:
"Partimizin nihai hedefi, her türlü sömürü ve
zulmü ortadan kaldırarak sınıfsız toplumu yani komünizmi
gerçekleştirmektir."
Yukarıdaki ifadeyle Program (ve Tüzük), 37.
maddenin de gerisine düşmüştür. Sömürünün ve zulmün ortadan
kaldırılması, bir çırpıda hareketimizin nihai hedefi oluyor.
Yani, sömürünün ve zulmün ortadan kaldırılması, komünizme
erteleniyor. Yani, hem demokratik halk diktatörlüğü sisteminde,
hem de proletarya diktatörlüğü sisteminde "zulüm" mevcut!
Üstelik, sosyalizm, "sömürü"yü de muhafaza ediyor! Ya bu "sosyalizm",
"İsveç sosyalizmi" cinsinden bir şeydir, ya emperyalistler ve
gericilere, "sosyalizm en büyük sömürü ve zulüm düzenidir"
derken haklıdır. Ya da, bu Taslağı kaleme alan arkadaş,
kullandığı kavramların gerçek anlamından habersizdir.
Tekrar edelim: Sosyalist toplumda
sınıflar ve proletaryanın diktatörlük aracı olarak
ve proletaryanın diktatörlük aracı olarak
devlet
mevcut olmakla
birlikte, ne sömürü vardır, ne de zulüm.
Sömürü,
sosyalizmin inşasıyla birlikte ortadan kalkar.
İlke: "Herkesten gücüne göre, herkese emeğine göre"dir.
Herkesin emeğine göre aldığı bir toplumda sömürüden söz etmek,
bu ilkenin kavranmadığını gösterir. Zulüm ise, daha demokratik
halk iktidarının (ki bu bir halk cumhuriyetidir)
gerçekleşmesiyle birlikte ortadan kalkacaktır. Yani demokratik
halk diktatörlüğü sisteminde de, proletarya diktatörlüğü
sisteminde de zulüm yoktur. Zulüm, bir avuç sömürücü ve gerici
sınıfların, devrimci halkı ezmesidir. Eğer halkın ve
proletaryanın gericiler üzerindeki diktatörlüğü de zulüm
olarak görülüyorsa, bu son derece yanlıştır. Bu, gericilerin
ağzıdır.
Komünizm dünyasının, "sınıfların kalmadığı bir
dünya" olacağı doğrudur. Ama bundan ibaret değil. Komünizm
dünyasında sınıflarla birlikte, uzlaşmaz sınıf çelişmelerinin
ürünü olan, hâkim sınıfların diğer sınıflar üzerindeki baskı
aracı olan, sosyalizmde proletarya diktatörlüğünün aracı olan
devlet
de ortadan
kalkacaktır. Çünkü, sınıfların tamamen ortadan kalkmasıyla
proletaryanın artık devlete ihtiyacı kalmayacaktır. Öte yandan,
komünizm aşamasında yani,
"bireylerin
işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeğiyle kol emeği
arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman;
emek, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi birinci hayati
ihtiyaç haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimlerde
gelişmeleriyle üretici güçler de arttığı ve tütün kolektif
zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o
zaman... toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir: "Herkesten
yeteneğine göre, herkese ihtiyaçlarına göre!"
e(Marks).
Demek ki, komünizm dünyasının özelliği, sadece
sınıfların ortadan kalkması değil, sınıflarla birlikte sınıf
tahakkümünün de ortadan kalkması, "herkesten yeteneğine göre,
herkese emeğine göre!" şiarının yerini, "herkesten yeteneğine
göre herkese ihtiyaçlarına göre" şiarının almasıdır. Taslak,
ele aldığımız maddeleriyle, demokratik halk diktatörlüğü
sistemine ve sosyalizme, gericilerin yakıştırıldığı
nitelikleri aynen onayladıktan başka, komünizmi de onun en
önemli özelliklerinden koparmıştır.
"37....bütün feodal ve yarı-feodal kalıntıların..."
"Yarı-feodal kalıntı" tabiri anlamsızdır. Zaten
"yarı-feodal" ilişkiler, kalıntıdır; feodalizmin kalıntısıdır.
"Yarı-feodal kalıntı", "feodal kalıntı"nın "kalıntısı" oluyor
ki, böyle bir ifade abestir. "Bütün feodal ve yarı-feodal
ilişkilerin" veya "bütün feodal kalıntıların..." veya "feodalizmin"
denilebilirdi
"37....Hareketimiz işçi sınıfı önderliğinde ve
işçi-köylü ittifakına dayanan halkın demokratik diktatörlüğünü
kurmak için..."
"...Halkın devrimci iktidarının kurulmasıyla..."
"39.... Hareketimiz, ...halkın silahlı
kuvvetlerini teşkilatlar ve işçi-köylü ittifakı üzerinde
halkın devrimci cephesini gerçekleştirmek için mücadele eder.
"Hareketimiz, kurtarılmış bölgelerde halkın
iktidarda olduğu bir düzen kurar.
"Halk" kelimesinin, iktidar, silahlı kuvvetler...
gibi kavramlarla bir yığın kombinezonu yapılıyor ama,
Programda, halkın kim olduğunu, hangi sınıfları içine aldığını
bir türlü öğrenemiyoruz. Evet, halk sınıfları hangileridir?
Proletarya, bu sınıflardan hangilerine tam olarak güvenir,
hangileriyle sağlam bir ittifak kurar, hangilerini
tarafsızlaştırır, hangilerini yanına çekmeye çalışır, belli
değil. Oysa, bütün bunlar devrimin en önemli sorunlarındandır.
"Halkın devrimci iktidarı", "halkın demokratik diktatörlüğü",
"halkın iktidarda olduğu düzen" hangi sınıfların iktidarıdır,
belli değil? "Halkın devrimci cephesi", hangi sınıfları içine
alacaktır? Program bu konuda da bir şey söylemiyor. "Hareketimiz,
Türkiye halklarını teşkilatlar" ama hangi sınıfları? Bunlardan
hangilerine dayanır, hangilerine güvenir, hangilerine güvenmez?
Asıl söylenmesi gereken şeyler bunlarken, Program Taslağı, bu
sorunları tamamen cevapsız bırakıyor. Edebi ama içi boş
cümleleri yan yana sıralamakla yetiniyor. "Bunları biz zaten
biliyoruz, yazmaya ne gerek var?" diyemezsiniz! Saflarımıza
bunları bilmeyen birçok yeni devrimci katılıyor ve katılacak,
onlar bilmiyor! Program, onlara en temel konularda ışık tutmak
zorundadır. Ayrıca, Programımızı eline alan binlerce, yüz
binlerce, milyonlarca emekçi bu sorulara cevap arayacaktır.
Halk kavramı Türkiye’de, hâkim sınıfların en gerici
kesimlerinin dahi dilinden düşmeyen bir kavramdır. Biz bu
kavramdan vazgeçmeyelim tabii. Ama ona bir muhteva verelim.
Gerçek muhtevasını belli edelim. Böylece, gerici demagogların
"halk" kavramıyla gerçek halk arasındaki fark ayan beyan
ortaya çıksın.
"38....Feodalizmle halk yığınları arasındaki
gelişmenin??? özü, geniş köylü yığınlarıyla toprak ağaları ve
tefeciler arasındaki çelişmedir. Ancak bu çelişmeyi devrimin
esas halkası olarak kavrayarak, geniş işçi-köylü yığınlarını
halk ordusu içinde örgütleyebilir, özü toprak devrimi (abç)
olan demokratik halk ihtilalini başarabilir ve emperyalizmin
hakimiyetini yıkabiliriz.
"Bu sebeple bugün yurdumuzdaki belli başlı dört
çelişme içinde, halk yığınlarıyla feodalizm arasındaki çelişme
baş çelişmedir."
Baş çelişmenin tespitinde, mantık tersinden
işletilmekte; sebepten sonuca doğru değil, sonuçtan sebebe
doğru gidilmektedir. Oysa önce baş çelişme tespit edilir,
sonra da tespit edilen baş çelişme esas halka olarak kavranır.
Program Taslağı’nın metodu idealist bir metottur. Bu nedenle
de asla inandırıcı değildir.
Feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişme
niçin baş çelişmedir? Birden fazla çelişmenin bulunduğu bir
süreçte, bunlar arasından bir tanesi diğer çelişmelerin
gelişmesini tayin ve onlar üzerinde tesir icra eder. Bu
çelişme baş çelişmedir. Feodalizmle halk yığınları arasındaki
çelişme, ülkemizde hem burjuvazi-proletarya çelişmesi üzerinde,
hem de emperyalizm-Türkiye halkı çelişmesi üzerinde
belirleyici ve yönetici bir rol oynar. Feodalizm çözüldüğü
ölçüde proletarya-burjuvazi çelişmesi ortaya çıkar ve
keskinleşir. Öte yandan, emperyalizmin geniş köylük
bölgelerdeki sosyal dayanağı feodal güçlerdir. Bu nedenle,
feodalizmle halk yığınları arasındaki çelişmenin çözümü,
emperyalizmi de önemli bir, dayanağından yoksun bırakır,
emperyalizmle Türkiye halkı arasındaki çelişmenin gelişmesinde
ve çözümünde tayin edici bir rol oynar. Feodalizmle halk
yığınları arasındaki çelişmenin baş çelişme olmasının
sebepleri kısaca bunlardır.
"40....Hareketimiz, faşizme ve gericiliğe karşı
bütün demokrat ve yurtsever güçlerle her zaman birleşmeye
hazırdır."
Birleşmek, ittifak kurmak demektir. Bu,
"geçici
ve kısmi anlaşmalardan"
farklı bir
şeydir. Biz, birinci olarak, komünist partisi önderliğinde
düzenli halk ordusu inşa edilmeden ve böylece, işçi-köylü
ittifakı belli ölçülerde gerçekleşmeden, proletarya
önderliğinde milli burjuvaziyle bir ittifakı mümkün görmüyoruz.
Böyle bir ittifakı elbette her dönemde isteriz ama, bir şeyi
istemekle, o şeyin gerçekleşmesi farklı şeylerdir. Bugün ancak
geçici ve kısmi anlaşmalar mümkündür. ikincisi, komünistler
"her şart altında" ittifaka hazır değildir. "Bağımsızlıklarını
korumak", "kendi kuvvetlerine dayanmak", "inisiyatifi
kaybetmemek" ve program hedeflerine uygun olmak şartıyla,
ittifaklar kurarlar.,
ÇKP, Guomintang’ın, Kızıl Orduyu dağıtın,
sizinle birleşelim çağrısına uydu mu? Eğer birleşmek uğruna
Kızıl Orduyu dağıtsaydı, bu, ÇKP ve devrim adına büyük bir
hezimet olurdu. Komünistler, devrim safında yer alması mümkün
olan bütün güçlerle elbette "birleşmek" isterler ama, her ne
pahasına olursa olsun değil! Şartlar ne olursa olsun değil!
Kendi ilkelerinden ve hedeflerinden vazgeçerek, değil!
Başkasının kuvvetine güvenerek, bağımsızlığını kaybederek,
insiyatifi elden çıkararak değil! Burjuvaziye kuyruk olarak
değil!
Taslaktaki "...her zaman birleşmeye hazırdır"
ifadesi, aksi yönde bir kanaat uyandırıyor.
"40. Hareketimiz, emperyalizmin gerilemesi,
halktan demokratik haklar kazanması ve yaşam şartlarının
düzelmesi yönündeki bütün acil talep ve ihtiyaçları savunarak
yığınları mücadeleye sevk eder. Bilinçlerini yükseltir ve
onları silahlı mücadele saflarına kazanmaya çalışır."
Program Taslağı’nın bu maddesi, birinci olarak
her şart altında "acil talep ve ihtiyaçların" savunulması gibi,
tamamen reformist bir çizgiyi partinin çizgisi haline getirmek
istemektedir. Çünkü komünistler, "acil talep ve ihtiyaçları"
ancak, "genel politik taleplerimize ve kitleler içindeki
devrimci ajitasyonumuza sıkı sıkıya bağlamak" şartıyla ve "devrimci
sloganların yerine kısmi talepleri asla ön plana çıkarmamak"
şartıyla savunur ve desteklerler. "Genel politik taleplere ve
devrimci ajitasyona" aykırı düştüğü anda reddederler. Meselâ,
bugünkü düzeni yıkmak için harekete gecen kitlelerin karşısına
geçip "acil talep" nutku atmak, düpedüz gericilik olur ve bu,
hâkim sınıfların politikasıdır. Ayrıca, komünistler acil
talepler uğruna mücadeleyi hiç bir zaman esas haline
getirmezler.
İkinci olarak, "bütün acil talep ve ihtiyaçları
savunarak, yığınların bilinçlerini yükseltmek..." teorisi,
tamamen, ekonomistlerin, "elle tutulur sonuçlar vadeden somut
istekleri ileri sürerek" işçileri "bilinçlendirme" ve "işçi
eylemlerini yükseltmek" teorisinden mülhemdir. Ve ikisi
arasında öz bakamından en ufak fark yoktur!
"42....Hazine toprakları köylülere dağıtılacak
veya köylü komitelerinin denetiminde halk çiftlikleri haline
getirilecektir."
"Köylü komiteleri", köy parti komiteleri midir,
silahlı mücadele organları mıdır, iktidar organları mıdır,
okuma grupları mıdır, yayın dağıtım gruplarımıdır, belli değil?
Toprak Devrimi Programımız broşüründe şöyle deniliyor: "Yoksulluk
ve zulümden kurtuluşun tek yolu vardır. Köylük bölgelerde
ÇİZMELİ, KAMÇILI BEYLERIN HAKİMİYETİNİ YIKMAK VE KÖYLUNUN
KENDİ HAKIMİYETINİ KURMAK! Bu . amaçla her köyde yoksul ve
orta halli köylülerin mücadelesini yönetecek (abç) KÖYLÜ
KOMİTELERİ kurmalıyız.
"Toprak ağalarının ve tefecilerin kökünü teker
teker kazımak için mücadeleye hazır olalım. Toprak ağaları ve
tefecilerle bunlara köpeklik edenleri köylerde barındırmayalım!
Onların çalışmalarını bozalım, hâkimiyetlerini yere vuralım.
KÖYLÜ KOMITELERİ böyle bir mücadeleyi yürütecektir (abç)".
Buradan anlaşıldığına göre, köylü komiteleri, silahlı mücadele
organlarıdır. Ve görevi de yoksul ve orta köylülerin
mücadelesini "yürütmek" ve "yönetmek"tir. Bu mücadelenin
biçiminin ne olduğunu broşürden anlamak mümkün değildir! Halk
savaşı deniliyor ama, bugün bunun biçimi nedir, gerilla savaşı
mıdır; yoksa başka bir şey mi düşünülüyor? İşte bu mücadele
(her neyse), köylü komiteleri tarafından "yürütülecek" ve "yönetilecektir".
Öte yandan, köylü komiteleri aynı zamanda
iktidar organlarıdır.
"Toprak Devrimi Programı’nın uygulanması ve
dağıtımı işini köylü komiteleri yürütecektir. Toprak işçileri,
yoksul köylüler ve orta halli köylüler, her köyde köylü
komitesini seçimle kuracaklardır. Köylü komitesinin çoğunluğu
toprak işçileri ve yoksul köylülerden meydana gelecektir.
"Ormanlar, göller, sular, meralar köylü
komitelerinin yönetimine geçecektir. Bunların korunması,
geliştirilmesi ve köylülerin eşit olarak yararlanması için her
türlü işleri köylü komiteleri düzenleyecektir."
Köylüler arasındaki bütün örgütlenme sorunu,
görüldüğü gibi, "köylü komiteleri" vasıtasıyla bir çırpıda
hallediliyor. Her derdin devası köylü komiteleridir! Bu, şunu
gösteriyor ki, arkadaşlar, başlarını ellerinin arasına alıp
köylülerin nasıl örgütlendirileceği konusunda, ciddi olarak
bir kere bile düşünmemişlerdir. Hemen her işi yapan, ne olduğu
bilinmeyen bir köylü komitesi! Oldu bitti! Ve bu, ne olduğunu
anlayamadığımız köylü komitesi, şimdi Programa da girmiştir.
Yeni görevleri: "Halk çiftliklerini kontrol etmek!"
Hiç değilse "devrimci köylü iktidar organları"
denmeliydi. Bunun taşıdığı anlam açıktır. Bunların nasıl
teşkil edileceği vs... zaten şimdinin görevi değildir. Şimdi
bu "köylü komiteleri" denen şey, sadece kafaları karıştırmaya
yarıyor.
"43....Emperyalistlere olan bütün borçlar
tasfiye edilecektir."
"Tasfiye edilecek" yerine "iptal edilecek" denilmeliydi. Çünkü
"...tasfiye edilecek..." ifadesi, borçların ödenmesi anlamını
da içermektedir. Ve bu yanlıştır.
"44....Hareketimiz, hangi ülke olursa olsun
Türkiye’de yabancı ülkelèrin askeri birlik ya da üs
bulundurmasını kesinlikle reddeder."
- "...Hangi ülke olursa olsun..." ifadesi,
sosyalist ülkeleri de içerdiği için yanlıştır. Yanlıştır çünkü,
bir sosyalist ülke başka bir ülkedeki devrime destek olmak
üzere elbette silah ve gönüllü gönderebilir. Fakat bu silah ve
gönüllüleri tamamen o ülkedeki devrimcilerin emrine verir.
Bunların kullanılmasını, o ülke devrimcilerinin inisiyatifine
bırakır. Dışarıdan, onların işine müdahale etmez. Bunun adı,
elbette "askeri birlik ve üs bulundurma" değildir.
Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler
toplantısında ABD ve SSCB emperyalistlerinin demagojik "Stratejik
Silahların Sınırlandırılması" toplantılarına ve onların Çin
Halk Cumhuriyeti’ni saldırganlıkla suçlamalarına karşı şu
cevabı vermiştir.
"Çin Halk
Cumhuriyeti hiç bir zaman nükleer silahları ilk kullanacak
olmayacaktır. Ve ÇHC’nin hiç bir ülkede askeri üsleri,
birlikleri yoktur ve saldırgan olmamasının garantisi de budur.
Diğer taraftan ABD ve SSCB emperyalistlerinin bir sürü
ülkelerde ve denizlerde askeri üsleri, nükleer donanmaları ve
birlikleri vardır. ‘Sınırlandırma’ vs. gibi boş laflar,
kendilerinin gerçek saldırganlar olduğunu saklayamaz. Eğer,
gerçekten bu konuda samimi iseler, ÇHC’nin yaptığı gibi
nükleer silahları ilk olarak kendilerinin kullanmayacaklarını
ilan ederler ve bütün askeri üslerini ve birliklerini diğer
ülkelerin topraklarından ve karasularından çekerler. Ancak
bundan sonra büyüklü küçüklü bütün ülkelerin katılacağı
gerçekten samimi silahsızlandırma görüşmeleri yapılabilir
Program Taslağı, yukarıdaki ifadesiyle, "sosyalist
ülkelerin yabancı bir ülkede, zaten askeri üs ve birlik
bulundurmayacağı" gerçeğini üstü kapalı bir tarzda reddediyor;
dolaylı olarak, "sosyalist ülkelerin yabancı ülkelerde üs ve
birlik bulunduracağını" kabul ediyor. Bu, gericilerin "kızıl
emperyalizm" demagojisini kabullenmekten başka bir şey
değildir. Sosyalist ülkeleri gericilerin mantığıyla düşünmek,
sonra da bu mantığa uygun düşen bir madde kaleme almak!
Yapılan budur.
"46....mahalli idarelerden en üst kademelere
kadar halkın seçimle tayin ettiği ve denetlediği devrimci
yönetim gerçekleştirilecektir."
Memurların seçimle geleceği ve seçimle
azledileceği açıkça söylenmeliydi. Yıkardaki maddede
memurların seçimle geleceği bellidir ama, seçimle azledileceği
belli değildir. "Denetleme"den kastedilen bu ise, daha açık
hale getirilsin.
"47. Demokratik halk hükümeti, hâkim sınıfların
muhafızlığını meslek edinmiş orduyu kaldıracak, işçi ve
köylülerin genel silahlandırılmasına dayanan halk ordusunu
kuvvetlendirecek, böylece milli bağımsızlığımızı ve yurdumuzun
savunmasını gerçek teminatına kavuşturacaktır.
"Ordudaki her türlü eşitsizlik, rütbe ve
unvanlar kaldırılacak, komutanların seçiminde askerler söz
sahibi olacaktır. Toplanma ve dernek kurma hürriyeti
askerlerin en tabii hakkıdır.
"Askerler üzerindeki dayak ve baskılar
kesinlikle yasaklanacak, ordunun üretici ve halkın hizmetinde
olması gerçekleştirecektir."
Birinci paragraf muğlak! Ne anlama geldiği
kolayca anlaşılmıyor ve akla şunu getiriyor: Sanki kitleler
bir anda ayaklanarak iktidara, Sovyetler Birliği’nde olduğu
gibi, el koyacaklar, başa geçen devrim hükümeti, derhal eski
gerici orduyu silahlarından tecrit edip dağıtacak, bütün halk
silahlandıracak, vs. Oysa, "hâkim sınıfların muhafızlığını
meslek edinmiş ordunun kaldırılması", iktidar ele
geçirildikten sonra ve bir anda olacak bir şey değildir. Uzun
süreli halk savaşı boyunca, bu gerici ordu, zaten parça parça
yok edilecek, imha edilecek, silahtan tecrit edilecek, vs.
vs... Devrimci iktidar, bu gerici ordunun son
kalıntılarını
da silip
süpürecektir. Program Taslağı’ndan bu anlam çıkmıyor.
"İşçi ve köylülerin genel silahlanmasına
dayanan halk ordusu"; şüphesiz ki, devrimci iktidar altında
halk ordusunun gelişmesi bu yönde ilerleyecektir. Ama, ne
silahlı mücadelenin başında (yani bugün), ne de demokratik
devrimle iktidar ele geçirildiği zaman, halk ordusu, işçi ve
köylülerin genel silahlanmasıyla oluşmayacaktır. Yani orduyla
halk bir ve aynı şey haline gelmeyecektir. Bu, daha ilerde
mümkün olacaktır. Bir yandan "halk ordusu küçükten büyüğe,
zayıftan kuvvetliye doğru gelişecektir" diyoruz, öte yandan
halk ordusu, nasıl olup da, hatta iktidar ele geçirilmeden
önce halkın genel silahlandırılmasına dayanıyor ve "halk
hükümeti"nin görevi onu "kuvvetlendirmek" oluyor? Taslağa
göre, iktidar ele geçirildiğinde zaten ordu, "işçi ve
köylülerin genel silahlanmasına dayanmaktadır" ve hükümet bunu
"kuvvetlendirmektedir". Bu nasıl mümkündür?
Halk ordusunun uzun süreli bir savaş içerisinde
adım adım inşa edilmesi gereken bizim şartlarımızda, bu
ifadeler tamamen yanlıştır. Halk ordusu, elbette halkın
bağrından doğacaktır, onların bir parçası olacaktır, onların
hizmetinde olacaktır. Üretime katılacaktır ama derhal ve kısa
zamanda halkla ordu bir ve aynı şey olmayacaktır. Orduyla halk
aynılaşmaya başladığı andan itibaren, ordu artık ordu olmaktan
çıkmaya, devlet devlet olmaktan çıkmaya başlamış olacaktır.
Yani komünizme ulaşılmış olacaktır.
Öte yandan halk ordusu,
sadece
"milli bağımsızlığımızın ve yurdumuzun
savunulmasının" "teminat" değil, aynı zamanda demokratik halk
diktatörlüğünün korunmasının ve pekiştirilmesinin, sosyalizme
geçişin, proletarya diktatörlüğünün de teminatı olacaktır.
"Ordudaki her türlü eşitsizliğin, rütbenin,
unvanların kaldırılmasına" gelince, söz konusu olan halk
ordusu olduğuna göre, bunlar zaten başından itibaren
olmayacaktır ki, "kaldırılsın". Taslak, bunları var sayıyor "askerler
üzerindeki dayak ve baskılar yasaklanacak" ifadesinde de aynı
hava var. Halk ordusunda bunların hiç bir zaman yeri
olmayacağı belirtilseydi doğru olurdu.
Program Taslağı, yukarıdaki ifadesiyle, halk
ordusunun uzun süreli savaş içinde adım adım inşa edileceğini
reddediyor. Bunun yerine, genel ayaklanmayla iktidarın ele
geçirilmesi, halk ordusunun, devrimci iktidar altında
kurulması, gerici ordunun iktidar ele geçtikten sonra
kaldırılması hayalini koyuyor. Üstelik, ordu ile halkın henüz
aynılaşmadığı demokratik halk diktatörlüğü ile ordu ile halkın
bir ve aynı şey haline geldiği komünist düzeni birbirine
karıştırıyor.
"Demokratik halk ihtilâlinin [devletinin olmalı]
programı" ara başlıklı bölüm, bir yığın tekrarlamalarla ve
açıklamalarla dolu. 45. maddede halka demokrasi verileceğinden
bahsediliyor. 50. maddede tekrar "halka söz, basın, toplanma,
teşkilatlanma, siyasi düşünce ve kişisel hürriyetler"
veriliyor; "vicdan ve ibadet özgürlüğü" veriliyor! 47. madde,
"toplanma ve dernek kurma hakkı"nı askerlere yani halkın bir
parçasına tanıyor... Yani, taslak önce, "demokrasi"nin
tamamının sonra da onun unsurlarının halka verildiğini
söylüyor. Taslak, önce, halkın tamamına "demokrasi" sağlıyor,
sonra, halkın bir parçası olan askerlere "demokrasi" sağlıyor!
Bunlar hep gereksiz tekrarlardır. Ayrıca "bankaların bir milli
bankada birleştirileceği", "işkencenin yasak olduğu", "idam
cezalarının kaldırılacağı", "halka hizmet ruhuyla dolu" bir
gençlik yetiştirileceği vs. vs. tamamen gereksiz
teferruatlardır. Programda bu gibi şeylere hiç bir gerek
yoktur! Ayrıca bu bölüm, Engels’in ifadesiyle, "hem bir
program, hem de bir program yorumu haline getirilmek
istenmiştir". Engels Erfurt Programı’nın benzeri hatalarını
eleştirerek şöyle demektedir:
"Kısa ve çarpıcı formüllerin seçilmesiyle
yeteri kadar açık olmamaktan korkulmaktadır; bu yüzden de uzun
uzadıya yorumlar eklenmiştir. Bence program mümkün olduğu
kadar kısa ve sınırları belli, açık seçik olmalıdır. Programda
rastlantı olarak bir yabancı kelimenin ya da ilk bakışta
kapsamının kavranması güç olan bir cümlenin bulunup
bulunmaması pek önemli değildi". Bunlar, ayrıca yayınlanacak
broşürlerle, parti yayınlarıyla, tartışmalarla vs...
açıklanabilir ve o şekilde açıklanmalıdır. "Ve o zaman, o kısa
ve çarpıcı cümle bir kere anlaşılınca, kafalarda yerleşir ve
bir slogan halini alır. Uzun açıklamalar için ise bu böyle
değildir. Halk dilinde konuşmak eğilimine fazla tavizde
bulunmamak gerekir; işçilerimizin entelektüel yeteneklerini ve
kültür derecesini küçümsemeyelim. En özet ve en kısa bir
programın Kedileri’ne sunabileceği şeylerden çok daha zor
şeyleri işçilerimiz anlamışlardır".
Yine Engels eleştirinin bir yerinde şunu
söylüyor:
"Bir programda fazla şeylerin bulunması o
programı zayıflatır." (Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi,
S. 98)
EKLER VE
DÜZELTMELER